Malpraktis Tazminat Davası – Doktor Uygulama Hatası

Malpraktis Tazminat Davası – Doktor Uygulama Hatası

malpraktis tazminat davasi

Malpraktis tazminat davası, doktor, diş hekimi, tıp merkezi, poliklinik, hastane sağlık kuruluşlarının bilgisizliği, deneyimsizliği veya ilgisizliği nedeniyle yanlış teşhis, hatalı tedavi veya eksik bakım hizmeti neticesinde hastanın zarar görmesinden dolayı açılan tazminat davasıdır. Teşhis, aydınlatma ve onam ile tedavi sürecinde tıbbi uygulama hataları olan malpraktis; doktor, sağlık çalışanı ve hastanelerin kasten veya ihmal ile hastayı zarara uğratmasıdır. Halk arasında doktorun uygulama hatası da denilmektedir. Doktor hatası tazminat davası özel hastane veya devlet hastanesinde tedavi görmeye göre usulü farklılık göstermektedir. Devlet hastanesinde doktor hatası olduysa idare mahkemesinde idari dava açılmalıdır. Fakat özel hastanede olmuşsa tüketici mahkemesinde hukuk davası açılmalıdır. Hekimin özen yükümlülüğünün ihlali, üç alanda yoğunlaşmaktadır;

  • Birincisi, hastanın tedavisinde yani teşhis, endikasyon, tıbbi tedbirin seçimi, bu tedbirin uygulanması, tedavi yahut cerrahi girişim sonrası bakım alanındadır.
  • İkincisi, hastanın aydınlatılması ve anamnez alınmasıdır.
  • Üçüncüsü, klinik organizasyonu alanında (personelin niteliği, yeterli sayıda personel bulundurulması, hekimlerin birbiriyle işbirliğidir. (Konsültasyon)

Hekimlerin meslekleri gereği yaptıkları tıbbi uygulamalar belirli riskler taşımaktadır. İşin doğası gereği tanı, teşhis ve tedavi sürecinde insan vücudu üzerine yapılan tıbbi uygulamalar insanın temel hakkı olan yaşama hakkı ile doğrudan bağlantılıdır. Bu nedenle özellikle hekimlerin, hastalarına yönelik tıbbi uygulamalarında kendilerinden beklenen en yüksek özeni göstermeleri gerekir.

Tıp hukukunda, sağlık hukukunda, ceza hukukunda ve borçlar hukukunda malpraktis konusunun yani hatalı tıbbi uygulamaların neler olduğu, hangi başlıklar altında ve nasıl değerlendirildiği gerek hasta gerek hekim açısından önem arz etmektedir. Zira bir hatalı tıbbi uygulama ve buna bağlanan sonuçlar her bir durum için farklılık arz edebilmekte, bundan doğan bir hukuki ihtilafın çözümlenmesinde nasıl bir yol izleneceği buna göre belirlenmektedir.

malpraktis tazminat davasi
malpraktis davasi

Malpraktis Nedir?

Malpraktis, hekimin tedavi sırasında standart uygulamayı yapmaması, bilgi ve beceri eksikliği veya hastaya tedavi vermemesi ile oluşan zarar olarak tanımlanabilir. Malpraktis, özen eksikliği ile tıbbı uygulama hataları sonucunda oluşan ve aynı zamanda görevi kötüye kullanmayı da ifade eden bir süreçtir. Tıbbi uygulama hatası olarak da adlandırılan malpraktis, sağlık hizmetlerinin sunulması sırasında görevli sağlık personelinin kusurlu hareket etmesi sonucu ortaya çıkan olaylardır.

Hekimlik Meslek Etiği Kuralları Madde 13’te Hekimliğin Kötü Uygulanması (Malpractice) kavramı, bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle bir hastanın zarar görmesi “hekimliğin kötü uygulaması” olarak belirtilmiştir. Hekimin hukuksal sorumluluğu bakımından ölçü; tecrübeli bir uzman hekim standardıdır. Hekim, objektif olarak olayların normal gelişimine ve sübjektif olarak da kendi kişisel tecrübesine, kişisel yeteneğine, bireysel mesleki bilgisine, eğitiminin nitelik ve derecesine göre, hastanın sağlığında bir zarar gelmesini önceden görebilecek durumda olmalıdır. Bu halde karşımıza özen yükümlülüğü çıkmaktadır. Hekimin özen yükümlülüğünün ihlali, üç alanda yoğunlaşmaktadır;

  • Birincisi, hastanın tedavisinde yani teşhis, endikasyon, tıbbi tedbirin seçimi, bu tedbirin uygulanması, tedavi yahut cerrahi girişim sonrası bakım alanındadır.
  • İkincisi, hastanın aydınlatılması ve anamnez alınmasıdır.
  • Üçüncüsü, klinik organizasyonu alanında (personelin niteliği, yeterli sayıda personel bulundurulması, hekimlerin birbiriyle işbirliğidir. (Konsültasyon)

Bu üç alandaki kusuru, sırasıyla uygulama kusuru (tedavide hata), aydınlatma kusuru ve organizasyon kusuru olarak değerlendirmek mümkündür. Bu üç kusura “Tıbbi Uygulama Hatası” (Malpraktis) adı verilmektedir. (Danıştay 15. Daire Başkanlığı 2015/6119 E.  2015/5733 K.)

Danıştay’ın yerleşik içtihatlarına göre “Tıp biliminin standartlarına ve tecrübelere göre gerekli olan özenin bulunmadığı ve bu nedenle de olaya uygun gözükmeyen her türlü hekim müdahalesi uygulama hatası (malpraktis) olarak anlaşılmaktadır. Diğer bir ifadeyle, hastanın tanı ve tedavisi sırasında standart uygulamanın yapılmaması, bilgi ve beceri eksikliği, hastaya uygun tedavi uygulanmaması; tıbbi hata olarak tanımlanabilir. (Danıştay 5. Dairesi, 2016/3551 K.)”

Danıştay’ın söz konusu tanımlamasından da görüleceği üzere tıp biliminin standartları, gerekli olan özen ve bunun sonucunda gerçekleşen uygun görünmeyen hekim müdahalesi kavramlarının ne anlama geldiğinin izah edilmesi gerekmektedir. Söz konusu yargı kararına göre;

  • Tıp Biliminin Standartları: Tıbbi standart kavramı ile tıp ilminin genel olarak tanınıp kabul edilmiş meslek kuralları kastedilmektedir. Tıbbi standart ihlali değişik şekillerde gerçekleşebilir; teşhis, tedavi (endikasyon eksikliği, yanlış tedavi yönteminin seçimi) ve müdahale sonrası bakım yönetimi bunlardan bazılarıdır.
  • Gerekli Özen Yükümlülüğü: Hekimin özen yükümlülüğünün ihlali, üç alanda yoğunlaşmaktadır; birincisi, hastanın tedavisinde yani teşhis, endikasyon, tıbbi tedbirin seçimi, bu tedbirin uygulanması, tedavi yahut cerrahi girişim sonrası bakım alanındadır. İkincisi, hastanın aydınlatılması ve anamnez (hastalığın teşhisi için bilgi alınması süreci) alınmasıdır. Üçüncüsü, klinik organizasyonu alanında (personelin niteliği, yeterli sayıda personel bulundurulması, hekimlerin birbiriyle işbirliğidir. (Konsültasyon) Bu üç alandaki kusuru, sırasıyla uygulama kusuru (tedavide hata), aydınlatma kusuru ve organizasyon kusuru olarak değerlendirmek mümkündür.
  • Komplikasyon: Tıbbi girişim sırasında öngörülmeyen, öngörülse bile önlenemeyen durum, istenmeyen sonuçtur; ancak bunun bilgi ve beceri eksikliği sonucu olmaması gerekir. Bu tanıma göre, hekimin tıbben kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde davranarak gerekli dikkat ve özeni göstermesine rağmen ortaya çıkan istenmeyen sonuçlardan yasal olarak sorumlu olmayacağı belirtilmektedir. Hasta tıbbi uygulama sırasında ve sonrasında kusur olmadan da oluşabilecek istenmeyen sonuçları, komplikasyonları bilirse ve uygulamaya onay verirse tıbbi müdahale hukuka uygun olur. Hastada oluşan zararlı sonuç öngörülemiyor ve önlenemiyorsa veya öngörülebilse bile (hastanın yeterince aydınlatılmış, onayı alınmış olması ve uygulamada kusur olmaması şartı ile) önlenemiyorsa bu durumun komplikasyon olarak kabulü gerekmektedir. Yine bu noktada, tıbbi standartlardan sapılmaması, mesleki tecrübe kurallarına riayet edilmiş olması gereklidir. Yine meydana gelen komplikasyon sonrası süreçte de uygulanan teşhis ve tedavinin de tıp kurallarına uygun olması gerekmektedir. Bu noktada komplikasyon sonrası yönetim süreci de hizmet kusurunun varlığını tespit etme adına önem arz etmektedir
malpraktis davasi nedir
malpraktis davasi nedir

Malpraktis Dava Ne Demek?

Malpraktis tazminat davası, doktor, diş hekimi, tıp merkezi, poliklinik, hastane sağlık kuruluşlarının bilgisizliği, deneyimsizliği veya ilgisizliği nedeniyle yanlış teşhis, hatalı tedavi veya eksik bakım hizmeti neticesinde hastanın zarar görmesinden dolayı açılan tazminat davasıdır. Tıbbi müdahalenin hekim tarafından, tıbbi müdahalenin hukuka uygunluğunu sağlayan tüm koşullara uyularak gerçekleştirilmiş olmasına rağmen tıp bilimi ve uygulamasının gerektirdiği tıbbi standarda aykırı gerçekleştirilmişse hekim yaptığı müdahale bakımından sorumluluktan kurtulamayacaktır. Hekimin malpraktis nedeniyle sorumluluğu disiplin, özel hukuk ve ceza hukuku alanlarında söz konusu olabilir.

Tıbbi müdahale sonucunda meydana gelen her kötü sonuç doktor hatası olarak değerlendirilemeyeceğinden dolayı malpraktis tazminat davalarında önemli olan nokta sonucun doktor hatası kapsamında mı yoksa komplikasyon kapsamında mı kaldığıdır. Bu nedenle yazımızda öncelikle malpraktis ve komplikasyon kavramları açıklanacak olup devamında hekimin hukuki ve cezai sorumluluğuna değinilecektir. Hekimlerin, hastalarına yönelik tıbbi uygulamalarında kendilerinden beklenen özeni eksik göstermesi sonucunda ise hekimlerin sorumluluğu gündeme gelecektir. Ancak hekimlik mesleğinin riskli doğası gereği her tıbbi girişim kendine özgü riskler ve sapmalar taşımaktadır. Bu çerçevede “izin verilen risk” olarak da adlandırılan komplikasyonlar doktor hatası olarak değerlendirilemez ve hekim açısından kusur olarak atfedilemez. Dolayısıyla hekim, tıbbi müdahale sonucu oluşabilecek her türlü kötü sonuçtan sorumlu tutulamaz.

Tıbbi müdahaleden doğan tam yargı davaları (Malpraktis) idari yargıda önemli bir yere sahiptir. İdari yargıdaki dava türlerinden biri olan tam yargı davası, idari işlemler veya idari eylemler sebebiyle hak kaybına uğrayanlar tarafından idareye (Devlet’e) karşı açılır. İdareye karşı açılan tam yargı davası özel hukuktaki tazminat davasına benzer nitelik taşır. Tam yargı davaları idare aleyhine açılabilen davalar olduğu bu yazımızda idareyi temsil edilen devlet(kamu) hastanesi sağlık personeli ve doktorları tarafından yapılan tıbbi muayeneler sonucu vücut bütünlüğü zarara uğrayan hastanın bu zararını nasıl tazmin edeceği anlatılacaktır.

Malpraktis Tazminat Davası Çeşitleri Nelerdir?

Sağlık bir insan hakkı olup, bedensel, ruhsal ve sosyal yönden iyilik hali olarak ifade edilebilir. Devletin en başta gelen görevlerinden biri sağlık olduğu içindir ki, insanı, fizik, biyolojik ve sosyal çevresi ile birlikte ele almak ve sağlık örgütlenmelerini buna göre gerçekleştirmek zorundadır. Anayasanın 56. maddesi de bunu gerektirmektedir. Devlet, kamu ve özel kesim ayrımı yapılmaksızın, tüm tedavi kurumlarının sağlık hizmetlerinden ve sağlığa zararlı ürün ve eylemlerden dolayı, işletmeci, girişimci, üretici-satıcı-sağlayıcılarla birlikte ortaklaşa sorumludur. Tıbbi hata doktor hatası (malpraktis) çeşitlerinin önceden sınırlı olarak sayılması mümkün değildir. Somut olayın uygulanmasına göre çeşitlilik gösterebilmektedir. Bu durumda doktor hatasına örnek verecek olursak;

  • Teşhis hatası,
  • Tedavi hatası,
  • Yanlış taraf cerrahisi,
  • Vücutta yabancı madde unutulması,
  • Organizasyon kusuru,
  • Acil ünitelerinin yetersiz olması,
  • Yoğun bakım ünitelerinin yetersiz olmasına karşın ameliyat yapılması,
  • Konsültasyon istenmemesi,
  • Komplikasyon yönetiminin yapılamaması,
  • Endikasyon şartı yokluğu,
  • Enfeksiyon ve hijyen kurallarına uyulmaması,
  • Komplikasyonun fark edilememesi,
  • Hasta karıştırma,
  • Hatalı laboratuvar tetkikleri,
  • Testler yapılmadan hastalığın teşhisine gidilmesi,
  • Kan grubu tespitinde hata yapılması,
  • Cerrahi müdahalede kullanılan araç ve gereçlerin bozuk olması,
  • Ameliyatı takiben kullanılan araçların fazla sıcak olması ve yanıklara yol açması.
  • Ruh hastasının kontrol edilmemesi nedeniyle intiharı,
  • Yangına karşı gerekli tedbirlerin alınmaması,
  • Bozuk yiyecek verilmesi yüzünden zehirlenmelere yol açılması,
  • Yeterli ısıtma yapılmadığı için hastalığın ağırlaşması,
  • Yeni hastalığa sebebiyet verilmesi.

Komplikasyon Nedir?

Komplikasyon, hekim tarafından uygulanan tıbbi müdahale sonucunda oluşan olumsuzluklar, klasik tıp bilgilerinde komplikasyon olarak nitelendiriliyorsa, bu tıbbi müdahale, tıbbın kabul ettiği normal risk ve sapmalar çerçevesinde yapılmışsa, kötü sonuçlar meydana gels ebile hekime sorumluluk olarak yükletilemeyen olumsuzluklardır. Örneğin, bir cerrahi girişim sonrasında yarada oluşan kan birikimi (hematom) veya ciltte oluşan duyu kaybı (parestezi) basit komplikasyonlardır, buna karşın nüks (tekrarlama), emboli (pıhtı atması), büyük damar yaralanmaları daha ciddi komplikasyonlardır.

Tıbbi müdahale sonucunda meydana gelen zararın komplikasyon olarak değerlendirilmesi her zaman hekimin sorumluluktan kurtulmasını sağlamamaktadır. Hekimler, hastalarına tıbbi müdahale sonucunda oluşması önceden öngörülen, tahmin edilen zararlı sonuçlar hakkında bilgi vermelidir. Hekimler tıbbi müdahale sonucunda oluşması muhtemel zararları bizzat hastaya veya acil durumlarda hasta yakınlarına anlatarak hastanın tıbbi müdahale hakkında bilgilendirildiğine, tıbbi müdahalenin olası riskleri konusunda aydınlatıldığına dair rızasını alması gerekmektedir. Eğer ki hekim tarafından hasta tıbbi müdahalenin olası riskleri hakkında bilgilendirilmediyse hekim tıbbi müdahale sonucu meydana gelebilecek komplikasyonlardan da sorumlu tutulabilecektir.

malpraktis doktor hatasi tazminat davasi
malpraktis doktor hatasi tazminat davasi

Hasta ile Hekim Arasındaki İlişkinin Hukuksal Niteliği Nedir?

Doktor hatası nedeni ile hekimlerin hukuki sorumlulukları bakımından tek bir hukuki kavramdan söz etmek mümkün değildir. Hekimin hatalı tıbbi müdahaleden sorumluluğunu incelerken, hizmet verdiği kurum ve kuruluşun niteliği göz önünde bulundurulmalıdır. Çünkü hasta ile hekim arasındaki hukuki ilişkinin belirlenmesi açılacak malpraktis davasının hukuki nitelendirmesini etkileyecektir.

  • Bağımsız Çalışan Hekim ile Hasta Arasındaki İlişkinin Hukuksal Niteliği

Hasta, doğrudan sağlık hizmeti için hekime başvurmuş olması halinde, hasta ile hekim arasındaki ilişki Yargıtay kararlarına göre vekâlet sözleşmesine dayanmaktadır. Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarına göre hekim ile hasta arasındaki ilişki ‘vekalet sözleşmesi’ olarak değerlendirilmektedir. Bu kabul gereği, tıbbi müdahale sonucu doktor hatasından zarar gören hastanın açacağı tazminat davasında sözleşmeye aykırılık hükümleri uygulanır. TBK md. 501/1 ve 502/2’ye göre vekâlete ilişkin hükümler, niteliklerine uygun düştükleri ölçüde uygulanacaktır.

Vekalet sözleşmesi söz konusu olduğunda öne çıkan en önemli unsur vekilin işi özenle görme borcudur. Yargıtay 13. Hukuk Dairesi’nin 2014/17432 E. 2015/8358 K. sayılı kararında da hasta ile hekim arasındaki ilişkinin vekâlet sözleşmesi olduğu belirtilerek vekilin vekâlet görevini yerine getirirken yöneldiği sonucun elde edilememesinden değilse de bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışlarının özenli olmayışından doğan zararlardan sorumlu olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle de hekim hastasına tıbbi müdahalede bulunurken gerekli özeni göstermek zorundadır. Hekim gerekli özeni göstermezse özen sorumluluğuna aykırı davranmış olacaktır ve sorumluluğu doğacaktır.

Hekim ile hasta arasındaki ilişkiye bazı durumlarda TBK md. 470 vd. maddelerinde düzenlenen eser sözleşmesi hükümlerinin uygulanması da söz konusu olmaktadır. Özellikle konusu estetik tedavi olan hukuki ilişkilere eser sözleşmesi hükümleri uygulanır. Bu sözleşmede asıl olan hekimin bir iş görmesi değil, bir eserin meydana getirilmesidir. Bu durum dişçilik ve ortopedide de ortaya çıkmaktadır. Örneğin, hastaya takma kol takmak, takma diş yapmayı üstlenmek gibi edimler söz konusu olduğunda hasta-hekim arasındaki ilişki eser(istisna) sözleşmesine dayanmaktadır ve hekimin sorumluluğuna TBK m.470 vd. hükümleri uygulanır.

Hekimlik mesleğinin doğası gereği olarak hekim her zaman hastasına normal şartlar altında müdahalede bulunamayabilir. Örneğin bir kaza durumunda hekim hastasının rızasını alabilecek durumda olmadığından hastasına müdahale ettiğinde hasta-hekim arasındaki ilişkiye TBK md.527 ve diğer maddelerinde düzenlenen vekâletsiz iş görmeden doğan sorumluluk hükümleri uygulanır.

  • Özel Hastane ve Kamu Hastanesi ile Hasta Arasında Kurulan İlişkinin Hukuki Niteliği

Hasta direkt hekime başvurmak yerine hastane veya bir sağlık kuruluşuna giderse bu noktada hastanenin ve sağlık kuruluşun niteliği önemlidir;

  • Hastane özel bir sağlık kuruluşu ise, hastanın tedavi için içeri alınmasıyla, hasta ile hastane arasında bir sözleşme ilişkisi kurulur. Bu sözleşmeye “hasta kabul sözleşmesi” denilmektedir. Böyle bir durumda, hekim kendi adına değil, hastane adına tedaviyi üstlendiğinden TBK.m.116’ya göre “yardımcı kişi” konumunda olacaktır.
  • Hastane kamu hastanesi ise, hasta ile hastane arasında bir sözleşme ilişkisi kurulmaz. Kamu görevlisi olarak tedaviyi üstlenen hekim ile hasta arasında doğrudan bir ilişki bulunmamaktadır. Kamu hastanesine giden hasta yönünden bir “kamu hizmetinden yararlanma” söz konusudur. Bu nedenle hastanın tedaviden zarar görmesi halinde, doğrudan hekim ve sağlık personeli dava edilemeyip, hizmet kusuru nedeniyle kamu hastanesinin bağlı bulunduğu devlet kurumuna karşı dava açılabilir. Kamu hastaneleri ile sağlık personelinin sorumluluğu kural olarak, hizmet kusuru sayılmaktadır. Kamu hastanelerinde çalışan hekimler ve sağlık personelleri kamu görevlisi olduklarından haklarında doğrudan dava açılamayıp yalnızca ilgili kamu kuruluşuna idari yargıda tam yargı davası açılabilmektedir. Kamu kuruluşuna karşı açılan idari davada hatalı tıbbi müdahaleyi gerçekleştirilen hekime dava ihbar edilir ve hekimin mesleki sorumluluk sigortası bulunuyorsa sigorta şirketine de dava ihbar edilmektedir.

Doktor Hatası Malpraktis Tazminat Davasında Görevli Mahkeme

Tıbbi müdahalede bulunan hekim ile hasta arasındaki ilişkinin hukuki niteliğine göre malpraktis tazminat davasında görevli mahkemeler değişmektedir. Yukarıda hasat ile hekim arasındaki ilişkinin hukuki nitelendirmesinde ortaya çıkabilecek hukuki nitelendirmelerde açıklandığı üzere;

  • Hastanın, doğrudan doğruya bağımsız çalışan herhangi bir sağlık kuruluşunda çalışmayan hekime başvurması halinde, hekim ile hasta arasındaki ilişki Yargıtay kararına göre vekâlet sözleşmesi veya tıbbi müdahalenin niteliğine göre eser sözleşmesi olarak değerlendirilmektedir. 6502 Sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanunu’na göre de vekâlet ve eser sözleşmelerinden doğan davalarda görevli mahkemeler Tüketici Mahkemeleridir.
  • Hastanın özel hastaneye başvurması halinde ise doktor hatası nedeniyle maddi ve manevi tazminat davalarında da görevli mahkemeler Tüketici Mahkemeleridir.
  • Hekimin kamu sağlık kurum ve kuruluşunda çalışması halinde, hekim kamu görevlisi olarak kabul edildiği için hekim hakkında doğrudan dava açılamayıp yalnızca ilgili kamu kuruluşuna idari yargıda tam yargı davası açılabilmektedir ve görevli mahkemeler İdare Mahkemeleridir. Kamu kuruluşuna karşı açılan idari davada hatalı tıbbi müdahaleyi gerçekleştirilen hekime dava ihbar edilir ve hekimin mesleki sorumluluk sigortası bulunuyorsa sigorta şirketine de dava ihbar edilmektedir.
  • Vakıf üniversitesi ve devlet üniversitesi hastanelerinde meydana gelen doktor hatalarında da görevli mahkeme İdare Mahkemeleridir.
  • Doktor hatası nedeniyle açılacak olan malpraktis tazminat davasında dava doğrudan hekimin mesleki sorumluluk sigortasına karşı da açılabilir. Bu halde TTK gereği görevli mahkeme Asliye Ticaret Mahkemeleridir.

Doktor Hatası Malpraktis Tazminat Davasında Yetkili Mahkeme

Doktor hatası nedeniyle açılacak malpraktis davalarında yetkili mahkeme genel yetki ve özel yetki kurallarına göre değişmektedir.

  • Genel yetki kuralına göre malpraktis tazminat davalarında yetkili mahkeme davalı hekim veya hastanenin davanın açıldığı tarihteki yerleşim yeri mahkemesidir. Hatalı tıbbi müdahalenin uygulandığı özel hastanenin, kamu hastanesinin bulunduğu yer ya da özel muayenehane sahibi olan bağımsız çalışan hekimin yerleşim yerindeki mahkeme yetkili mahkemedir. Davalının birden fazla olması halinde malpraktis tazminat davası, davalılardan birinin yerleşim yeri mahkemesi yetkili mahkemedir.
  • Malpraktis tazminat davasının hekimle hasta arasındaki sözleşme ilişkisinden kaynakladığı hallerde yani davanın tüketici mahkemelerinde açılması halinde HMK md.10 sözleşmeden doğan davalarda yetki başlıklı düzenleme gereği yetkili mahkeme sözleşmenin ifa edileceği yer mahkemesi de olabilir.
  • Malpraktis tazminat davasının tüketici mahkemelerinde açılması halinde TKHK md. 73/5 gereği tüketicinin yerleşim yerinin bulunduğu yerdeki tüketici mahkemesi de yetkilidir.
  • Malpraktis tazminat davasının haksız fiile dayalı olarak açılması halinde de haksız fiillerde yetkili düzenleyen HMK md. 16 gereği haksız fiilin işlendiği veya zararın meydana geldiği yahut gelme ihtimalinin bulunduğu yer ya da zarar görenin yerleşim yeri mahkemesi de yetkilidir.

Doktor Hatası Malpraktis Tazminat Davası Zamanaşımı Süresi

Kamu hastanelerinde çalışan hekimlere karşı hatalı tıbbi müdahaleleri nedeniyle idare mahkemesine hizmet kusurundan kaynaklı malpraktis tazminat davası açılmadan önce zararın ve doktor hatasının öğrenilmesinden itibaren 1 yıl ve herhalükarda olay tarihinden itibaren 5 yıl içinde ilgili idareye yazılı başvuru yapılması gerekmektedir. İdarenin ilgili başvuruya 30 gün içinde cevap vermemesi halinde veya başvuruyu kısmen ya da tamamen reddetmesi halinde 30 günün bitiminden itibaren veya ret cevabının tebliğinden itibaren 60 gün içinde idari yargıda tam yargı davası açmalıdır.

Malpraktis tazminat davasının vekalet sözleşmesine dayalı olarak özel hastaneler ya da doktorlar aleyhine tüketici mahkemelerinde açılması halinde malpraktis tazminat davasında zamanaşımı süresi 5 yıldır. Tıbbi müdahalenin niteliğinin estetik, protez gibi uygulamalar olması halinde eser sözleşmesine dayalı olarak özel hastanelere veya doktorlara tüketici mahkemelerinde açılacak tazminat davalarında zamanaşımı süresi 5 yıldır. Ancak tıbbi müdahalede doktor ağır kusurlu ise zamanaşımı süresi 20 yıldır.

Tıbbi müdahale hakkında hastaya önceden bilgi verilemeyen hallerde hastadan gerekli izin veya onay alınmadan yapılan tıbbi müdahaledeki doktor hataları vekaletsiz iş görme kapsamında değerlendirileceğinden açılan malpraktis tazminat davasında zamanaşımı süresi 10 yıldır. Haksız fiile dayalı olarak açılacak malpraktis tazminat davalarında ise zamanaşımı süresi zararın ve tazminat yükümlüsünün öğrenildiği tarihten itibaren 2 yıl ve her halde fiilin işlendiği tarihten itibaren 10 yıldır.

Tıbbi Müdahalenin Hukuka Uygunluk Şartları

Tıbbi müdahalelerde bulunan sağlık personelinin bu müdahale faaliyetleri sonucunda hukuki, cezai, idari yahut buna bağlı olarak mesleki ya da herhangi bir yaptırımla karşılaşmamaları adına bir başka deyişle müdahale faaliyetlerinin meşru kabul edilebilmesi için bu müdahale faaliyetlerinin hukuka uygun olması gerekmektedir. Bu müdahale faaliyetini, meşru kılan bir takım belirlenmiş şartlar bulunmadığı takdirde, söz konusu tıbbi müdahale, vücut bütünlüğünün dokunulmazlığına ve kişilik haklarına aykırı bir mahiyet taşımaktadır. Uluslararası tıp hukuku açısından kabul gören ve aşağıda belirtilecek olan şartlar var olduğu takdirde gerçekleştirilen tıbbi müdahale hukuka uygun yani meşru kabul edilmektedir. Türkiye’de yer alan sağlık mevzuatı ve Türk Tıp Hukuku çerçevesinde de birebir geçerli olan ve yapılacak tıbbi müdahalenin meşruluğu için esas itibariyle var olması gereken koşullar şu şekildedir:

  • Tıbbi Müdahaleyi Gerçekleştiren Kişinin Gerçekleştirmiş Olduğu Tıbbi Müdahaleye Yetkili Bir Birey Olması.
  • Tıbbi Müdahalenin Yapılması İçin Tıbbi Gereklilik (Endikasyon) Bulunması.
  • Tıbbi Müdahale Gerçekleştirilecek Kişinin, Yani Hastanın, Aydınlatılmasına Dayalı Rızasının Varlığı ya da Bu Rızanın Var Sayılmasını Gerekli Kılan Acil Bir Durumun Varlığının Bulunması.
  • Gerçekleştirilen Tıbbi Müdahalenin, Dikkat ve Özen Yükümlülüğüne Uygun Bir Biçimde, Tıbbi Kural ve Tıp Biliminin En Son veri Ve Standartlarına Uygun Bir Yöntemle Gerçekleştirilmiş Olması.

Malpraktis Tazminat Davası Kime Karşı Açılır?

Hatalı tıbbi müdahaleyi gerçekleştiren doktor kamu hastanesinde çalışıyorsa dava doğrudan doktora açılamaz. Malpraktis tazminat davası ilgili kamu kurumuna veya Sağlık Bakanlığına karşı açılabilir. Hatalı tıbbi müdahaleyi gerçekleştiren doktora ve doktorun mesleki sorumluluk sigortasına dava ihbar edilir. Doktor hatasını gerçekleştiren hekimin özel hastanede çalışması halinde ise malpraktis tazminat davası ilgili doktora, hastane işleticisine ve doktorun mesleki sorumluluk sigortasına karşı açılabilir.

İnsan sağlığının önemi düşünüldüğünde tıbbi müdahalelerden kaynaklanan tam yargı davalarında yetkin bir idare hukuku avukatının yardımından faydalanmak hak kaybı yaşamamak adına yerinde bir hareket olacaktır. Zira idare hukukunda görülen davalar teknik ve mesleki bilgiyi gerektirmektedir. Yukarıda da belirtildiği gibi idare davalarında takip edilmesi gereken bir usul vardır. Bir avukatın yardımı olmaksızın bu usuli gerekliliklerin öngörülerek yerine getirilmesi oldukça güçtür. Dolasıyla bu konuda hukuki işlemlerinizi yapmadan önce bir idare hukuku avukatına danışmanız ilerde karşılaşabileceğiniz hukuki sorunları önleyecek, işin mahkemeye intikal etmesi halinde uğrayacağınız zaman, emek ve maddi kayıplarınızın önüne geçecektir. Tam yargı davası açmadan önce idareye başvuru dilekçesi verilmesi gereklidir. Bu dilekçe verilmeden direkt idari dava açılırsa idari merci tecavüzü gerekçesiyle dosyanız ilgili idareye gönderilecektir.

Malpraktis Tazminat Miktarı

Doktor hatası sonucu meydana gelen zarar nedeniyle açılan malpraktis tazminat davalarında maddi tazminat miktarı yargılama sırasında alınacak bilirkişi raporuna göre saptanmaktadır. Tıp alanında uzman olan bilirkişilerce, hekim tarafından uygulanan tıbbi müdahalede meydana gelen zararın malpraktis mi komplikasyon mu kapsamında kaldığı ve hekimin kusurunun ağırlığı ile meydana zarar hesaplanarak maddi tazminat tutarı belirlenmektedir.

Manevi tazminatın miktarını ise mahkeme kararlaştırmaktır. Mahkeme manevi tazminat miktarını doktor hatası sonucunda zarara uğrayan kişinin durumuna göre ve maddi tazminat miktarının tutarına göre belirlemektedir. Uygulamada genelde hükmedilen tazminat miktarları hatalı tıbbi müdahalenin niteliğine ve kişide meydana getirdiği zarara göre değişmekte olup söz konusu doktor hatası sonucunda kişinin yaşam hakkı ile bağlantılı vahim sonuçlar doğabildiği için yüksek tutarlar olmaktadır.

Malpraktis Tazminat Davası Öncesi Uzman Görüşü

Hekim tarafından gerçekleştirilen tıbbi müdahale sonucu zarar gören hastanın, malpraktis tazminat davası açmadan önce tıp alanında uzman bir kişiden görüş alması tavsiye edilmektedir. Tıp bilimi doğası gereği belirli riskler taşıyan bir alandır. Bu nedenle her tıbbi müdahale sonucunda bazı zararların meydana gelmesi öngörülebilmektedir. Öngörülen risk olarak da adlandırılan komplikasyonlar tıbbi müdahale sonucunda meydana gelmesi engellenemeyen ve tıbbi müdahalenin niteliğine göre ortaya çıkması muhtemel olan kötü sonuçlardır.

Hekimler tıbbi müdahale sonucu ortaya çıkan ve engellenemeyen bu gibi kötü sonuçlardan sorumlu tutulmamaktadır. Bu nedenle hekim tarafından uygulanan tıbbi müdahale sonucu zarar gören hastanın, meydana gelen zararın komplikasyon mu malpraktis mi kapsamında kaldığını tespit edebilmesi için dava açmadan önce tıbbi müdahale nedeniyle oluşan kötü sonucun niteliğini tespit ettirmesi önem taşımaktadır.

AİHM’ne Göre Malpraktis Davalarında Bilirkişi Raporunda Dikkat Edilmesi Gereken Hususlar

  • Davaya ilişkin alanda tek bir uzmanın katılımı, tıbbi bilirkişi raporunu düzenlemek için yetersizdir; üniversiteler arasından, güçlü bir akademik kariyere sahip, belirli bir alanda uzmanlaşmış olan kişileri görevlendirmek gerekmektedir.
  • Bir tıbbi bilirkişi incelemesi, suçlanan doktorun iddia edilen zarardan sorumlu tutulup tutulmayacağı hususuna cevap vermediği takdirde yetersizdir.
  • Güvenilir ve ikna edici olması için, bir bilirkişi raporu, davanın konusuyla örtüşmeli, olayları aydınlatmaya çalışmalı ve tarafların argümanlarına cevap vermelidir.
  • Tıbbi bilirkişi incelemesi, hastanın teşhisi ve takibine ilişkin bilimsel unsurları ve özellikle, bu durumda kabul edilen tedavi stratejisinin uygunluğunu değerlendirmelidir.
  • Tedavinin komplikasyonların neler olduğunu, diğer tedavi yöntemlerinin bulunup bulunmadığını ya da daha iyi donanımlı bir hastanede nelerin yaşandığını açıklamaksızın, soyut bir şekilde, bir komplikasyonun mevcut olduğu sonucuna varan yetersiz bir rapordan hareketle bir hüküm kurulamamalıdır.
  • Yalnızca suçlanan idarenin veya doktorun ifadelerine dayanan ve soyut, gerekçelendirilmeyen ve desteklenmeyen iddialar içeren bir rapor güvenilir değildir.
  • İhtilaf konusu ameliyatın tıp kurallarına uygun olduğu ve doktora veya idareye herhangi bir hatanın atfedilemeyeceği sonucuna varmak için tıbbi bir hata yapılmış olabileceğini belirten unsurları dikkate almayan bir bilirkişi raporu güvenilir değildir. (Aydoğdu – Türkiye Başvurusu, Başvuru No. 40448/06, 30.08.201)

Hekimin Malpraktis Nedeniyle Cezai Sorumluluğu

Hekimin, hatalı tıbbi müdahale sonucu sadece tazminat anlamında hukuki sorumluluğu olmayıp ceza hukuku anlamında da sorumluluğu bulunmaktadır. Hekimin uygulamış olduğu tıbbi müdahale sonucu hastanın hayatını kaybetmesi veya yaralanması olası bir durumdur. Hekimin bu noktada yaralanma ve öldürmeden sorumluluğu doğabilecektir.

Hekimlerin ceza hukuku anlamında sorumluluğunda suç nitelendirmesi hekimin taksir, ihmal ve kastına göre değişmektedir. Hatalı tıbbi müdahalede hekim taksirli yaralama, taksirli adam öldürme veya kasten öldürme ve kasten yaralama suçlarından sorumlu tutulabilecektir. Kamu hastanelerinde, özel sağlık kurum ve kuruluşları ile vakıf üniversitelerinde görev yapan sağlık meslek mensupları hakkında soruşturma yapılabilmesi için öncelikle soruşturma izni verilmesi gerekmektedir. 15.06.2022 tarih 31867 sayılı Resmî Gazetede yayımlanan Yönetmelik gereği kurulan Mesleki Sorumluluk Kurulu tarafından suç işlendiği öğrenilen sağlık personelleri hakkında 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre yürütülecek ceza soruşturması için soruşturma izni verilip verilmeyeceğine karar verilmektedir.

Mesleki Sorumluluk Kurulu soruşturma iznine ilişkin kararı en geç 60 gün içinde verir.  60 günlük bu süre zorunlu haller nedeniyle bir kez 30 günü geçmemek üzere uzatılabilir. Soruşturma izni verilmesine dair Mesleki Sorumluluk Kurulu kararına karşı hakkında inceleme yapılan sağlık meslek mensubu ve soruşturma izni verilmemesine dair karara karşı Cumhuriyet başsavcılığı veya şikâyetçi, işleme koymama kararına karşı da şikâyetçi Ankara Bölge İdare Mahkemesine bahsi geçen kararın tebliğinden itibaren 10 gün içerisinde itiraz edebilecektir.

Danıştay ve Yargıtay’ın Malpraktis Davalarına Bakışı

Danıştay, yaşama hakkının bir insan hakkı ve sağlık hizmetlerinin Devletin en temel görevi olduğunu göz ardı ederek, sağlıkta sorumluluk konusunda “ağır kusur” aramakta; bunu sağlık hizmetinin “riskli” bir nitelik taşıdığı gerekçesine dayandırmaktadır. Buna karşılık Yargıtay kararlarında ise konu, kesin olarak ve insanın değeri kavramına yakışır biçimde çözüme bağlanmış; hekim, yüksek özen borcu nedeniyle en hafif kusurundan tam kusurlu kabul edilmiştir.

Adli yargıda (Yargıtay Kararlarında) hekim, yüksek özen borcu nedeniyle “en hafif kusurundan dolayı tam kusurlu” kabul edilirken, idari yargıda (Danıştay Kararlarında) idarenin yani devletin yalnızca “ağır hizmet kusurundan” sorumlu tutulması, hukuka ve hakkaniyet ilkelerine; Anayasanın 56. maddesindeki “Devletin, herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlama” yükümlülüğüne; 10. maddesindeki eşitlik ilkesine ve 125. maddedeki “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür” düzenlemesine aykırıdır.

Tıbbi uygulamalardaki hatalar sonucu hasta zarar görmüşse, hekimin hastane yönetiminin işlem ve eylemlerinde “ağır kusur” olmasa bile zararın nedeni, örneğin komplikasyon, kötü tesadüf, kaçınılmazlık ya da hastanın bünyesinden kaynaklanan bir durum olsa dahi, “herkesin hayatını, beden ve ruh sağlığı içinde sürdürmesini sağlamakla” yükümlü olan devlet, sosyal devlet ilkesi gereği bedensel zarara uğrayan hastayı veya ölmüşse yakınlarını korumasız ve çaresiz bırakmamalı ve uygun bir tazminat ödemelidir.

Sağlık hizmetlerinden zarar görenlerin idareden tazminat isteyebilmeleri için ağır hizmet kusuru veya yalnızca hizmet kusuru yeterli bir ölçü olmayıp, sağlıkta devletin anayasal sorumluluğu gereği, kusursuz sorumlukta bile tazminat ödemesi gerekir. Danıştay kararlarında sağlık riskli bir hizmet olarak nitelendirildiğinden sosyal risk ilkesinin de gündeme getirilmesi düşünülebilir. Sağlıkta zorunlu sigortanın bu düşüncenin ürünü olduğu belirtilmektedir.

Malpraktis Tazminat Davası Yargıtay ve Danıştay Kararları

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 07.07.2021 Tarih, 2017/1981E. 2021/960K. Sayılı Kararı

  • Malpraktis Tazminat Davası
  • Tam Yargı Davası

Tıbbi faaliyetinin kusurlu ifası meslek hatası (malpraktis) olarak ifade edilmektedir. Türk Tabipleri Birliği Hekimlik Meslek Etiği Kuralları’nın 13. maddesine göre malpraktis bilgisizlik, deneyimsizlik ya da ilgisizlik nedeniyle bir hastanın zarar görmesidir. Malpraktis, komplikasyon kavramından farklıdır. Komplikasyon hekimin tıbbî müdahaleyi gerçekleştirirken her şeyi doğru yapmasına rağmen yine de istenmeyen bir sonucun meydana gelmesidir ve komplikasyonun iyi ve doğru yönetilmiş olması kaydıyla, istenmeyen sonucun ortaya çıkmasında tıp ilminin genel kurallarının kusurlu ihlâli söz konusu olmadığından hekimin sorumluluğu doğmayacaktır.

… Olay anı ve sonrasında yapılan tetkiklere ilişkin tıbbî dökumanlar dosyaya toplamış ancak henüz davacı tarafça delil olarak dayanılan tanık ifadelerine başvurulmamışken dosya bilirkişi incelemesi yapılmak üzere…niz Üniversitesi Adli Tıp Ana Bilim Dalı Başkanlığına gönderilmiştir. Buradan alınan 12.04.2012 tarihli raporda küçüğe yapılan işlemler ve sonrasındaki EMG tetkiki sonuçları, pediyatrik nörolojiyle fiziksel tıp ve rehabilitasyon bölümlerinde yapılan tetkikler sonucu yapılan saptamalar ve bizzat muayanelerindeki gözlem aktarılmış, sonuç bölümünde daha önce bu yönde herhangi bir şikayeti olmayan küçüğün arızasının enjeksiyon sonrası ortaya çıkması nedeniyle uygulanan enjeksiyona bağlı olarak geliştiğinin kabulünün gerektiği, iyileşme sürecinin henüz tamamlanmadığı ifade edilmiştir. Söz konusu rapor düşük ayak durumunun enjeksiyona bağlı olarak ortaya çıktığı kanaatini bildirmiş ise de bu olayda tıbbî personelin sorumluluk gerektirir kusurunun bulunup bulunmadığı konusunda herhangi bir değerlendirme içermemektedir. Devamında aynı yerden alınan 26.04.2013 tarihli ek raporda da yalnızca çalışma ve meslekte kazanma gücü kaybı oranı konusunda inceleme ve değerlendirme yapıldığı anlaşılmaktadır.

… Ne var ki dosya kapsamında alınan raporlar hüküm kurmaya elverişli kabul edilemez. Her iki rapordaki tespite göre dava konusu hasarın enjeksiyondan kaynaklandığı çekişmesiz hâle gelmiş ise de; bunda sorumluluğu gerektirir kusurun mevcut olup olmadığı yukarıda (48 ve 49. bentlerde) yapılan açıklamalar çerçevesinde ortaya konulmamıştır. Bilirkişi raporlarında davacı tarafın iddialarına ve bu yönde dinlenen tanık beyanlarına göre yaşı ve fizikî özelliklerine göre davacı …’a kalçadan enjeksiyon kararında hata bulunduğu iddiası tartışılmadığı gibi varılan sonucun da teknik gerekçeleri tatmin edici ve denetime elverişli şekilde ortaya konulmamıştır. Bu hâlde; sonuç olarak varılan kanaatin dosya kapsamına uygun olup olmadığı denetlenemediği gibi, tarafların iddia ve savunmalarının hukuken karşılandığından da bahsedilemez.


Danıştay 10. Dairesi, 2005/8407 E., 2007/6526 K.

  • Malpraktis Tazminat Davası
  • Tam Yargı Davası

Olayda, davacılar yakını olan …’ya … Devlet Hastanesinde yapılan ve pozitif çıkan HIV testinin sonucunun, yukarıda belirtilen yazıya göre, davacıların yakını da dahil olmak üzere doğrulama testi yapılmadan hiç kimseye açıklanmaması ve ilgilinin doğrulama testi için bir üst basamak sağlık kuruluşuna sevki gerekirken, laboratuvar teknisyeni tarafından doğrulama testi yapılmadan önceki aşamada pozitif çıkan test sonucunun açıklanmasının neden ve etkisiyle davacılar yakını intihar etmek suretiyle yaşamını yitirmiştir. Zararın, zarara uğrayanın tutum ve davranışından kaynaklanması halinde, idarenin tazmin sorumluluğu tamamen ortadan kalkabileceği gibi durumuna göre idarenin kısmen sorumlu olacağı da tazminat hukukunun bilinen ilkelerindendir. Ancak dava konusu olayın oluş şekli, hastalığın niteliği ve özelliği dikkate alındığında, davacılar yakının idarenin ağır hizmet kusurunun neden ve etkisiyle intihar etmek suretiyle yaşamını yitirmesi sonucunda doğan zarar ile idari faaliyet arasında uygun nedensellik bağı bulunmaktadır.


Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 2017/8515E.  2020/5427K. Sayılı Kararı

  • Malpraktis Tazminat Davası
  • Tam Yargı Davası

Ne var ki; ortaya çıkan hasarın komplikasyon olması aydınlatma yükümlülüğünü ortadan kaldırmadığı gibi hastanın komplikasyonlar hakkında bilgilendirilmesi aydınlatma yükümlülüğünün bir gereğidir. Mahkemece, dosya içerisinde bulunan 12.10.2012 tarihli ”Tiroidektomi İzin Formu”nun incelenmesi ve davacıya yapılan guatr ameliyatı ve olası komplikasyonları, özellikle davacıda ameliyat nedeniyle ortaya çıkan özefagus perforasyonu konusunda davacının yeterince bilgilendirilip bilgilendirilmediği hususunun değerlendirilmesi ve hasıl olacak sonucu göre bir karar verilmesi gerekirken, eksik inceleme ve yanılgılı gerekçe ile davanın reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup, bozmayı gerektirir.


Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 23.05.2018 Tarih, 2015/27853E. 2018/6133K. Sayılı Kararı

  • Malpraktis Tazminat Davası
  • Tam Yargı Davası

Dava, davacıların murisinin davalı hastanede yapılan kanser tedavisinde kalp pilinin zarar görmesiyle oluşan komplikasyonlar nedeniyle murisin vefat ettiği iddiasına dayanan maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir. Taraflar arasındaki ilişki vekalet sözleşmesidir. Vekil, vekalet görevini yerine getirirken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın, yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışlarının özenli olmayışından doğan zararlardan sorumludur. O nedenle, vekil konumunda olan doktorların bilim ve teknolojinin getirdiği bütün imkanları kullanmak suretiyle özen borcunu yerine getirmeleri gerekir.

Mahkemece, dosyaya, 06.03.2014 tarihli, … Tıp Fakültesi Dekanlığı Adli Tıp Anabilim Dalı Başkanlığı’ndan temin edilen, … Tıp Fakültesi Adli Tıp Anabilim Dalı Öğretim Üyeleri Prof.Dr.Coşkun YORULMAZ, Uz.Dr.Berna ŞENEL ERASLAN, Uz.Öğr.Dr.İbrahim Eray ÇAKI’nın hazırladıkları heyet raporu ve yine Prof.Dr.Coşkun YORULMAZ ile Uz.Öğr.Dr.İbrahim Eray ÇAKI’nın hazırladıkları 22.09.2014 tarihli ek rapor kazandırılmış; alınan bu raporlara dayanılmak suretiyle hüküm tesis edilmiştir.

Anılan kök raporda, sonuç olarak; “1- ICD cihazı bir tür kalp pili olmakla birlikte, klasik kalp pilinden değerlendirme bölümünde belirtildiği üzere şekilsel ve işlevsel farklılıkları bulunduğu, 2- Değerlendirme bölümünde açıklandığı gibi, hastada mevcut ICD cihazının, lineer hızlandırıcıya nasıl cevap vereceği ve zarar görüp görmeyeceği hususlarında yeterli veri bulunmamakla birlikte; lineer hızlandırıcı(radyoterapi) seanslarıyla, ICD’nin pik yaptığı tarih ve saatin aynı zaman aralığında olması nedeniyle, cihazın radyoterapi seanslarından etkilendiğinin kabulü gerekeceği, 3- Lineer hızlandırıcı seansları sonrası, hasta hemen kardiyoloji kontrolüne gitmediğinden ve radyoterapiden yaklaşık 16 gün sonra yapılan başvuruda da herhangi bir kalp kası hasarı saptanmadığından, radyoterapi seanslarından etkilendiği görülen ICD cihazının, ölenin kalbine zarar verdiğinin adli tıbbi delilleri bulunmadığı, 4- Ancak, Lineer hızlandırıcı işleminin ICD cihazını etkileme potansiyeli bilindiğinden, Lineer hızlandırıcı seansları öncesinde ICD firma yetkilisinin çağırılmamış ve işlem öncesi ve sonrasında kardiyoloji konsültasyonu istenilmemiş olmasının eksiklik olduğu, 5- Ölenin 2006 yılından beri atrial fibrilasyonu olduğunun kayıtlı olduğu, bu nedenle Dr. … Göğüs, Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde 31.01.2011 tarihinde atrial fibrilasyon ve intraatrial trombüs tanısı konulup, antikoagülan tedavi düzenlenmesinin; lineer hızlandırıcı uygulamasının bir sonucu olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı, 6- Değerlendirme bölümünde aktarıldığı gibi …’a uygulanan antikoagülan tedavi protokolünün tıp kurallarına uygun olduğu, 7- …’da ortaya çıkan beyin kanamasının antikoagülan tedaviyle ilişkisinin bulunduğu ancak, bu durumun komplikasyon olduğu cihetle tıbbi malpraktis kavramı çerçevesinde izin verilen risk kapsamında değerlendirileceği, 8- …’un son başvurduğu hastanede bu komplikasyonun yönetiminde bilimsel standartlara uygun davranıldığı kanaatine varılmıştır.” değerlendirilmesi yapılmış; ek raporda ise sonuç olarak; “1- Tarafımızdan hazırlanan önceki raporda belirtildiği gibi, hastada mevcut ICD cihazının, lineer hızlandırıcıya nasıl cevap vereceği ve zarar görüp görmeyeceği hususlarında yeterli veri bulunmamakla birlikte; lineer hızlandırıcı(radyoterapi) seanslarıyla, ICD’nin pik yaptığı tarih ve saatin aynı zaman aralığında olması nedeniyle, cihazın radyoterapi seanslarından etkilendiğinin kabulü gerekeceği, bu etkilenimin cihazda ya da kalpte hasara yol açtığının adli tıbbi delillerinin bulunmadığı, 2- Önceki raporda belirtildiği gibi, ölenin 2006 yılından beri atrial fıbrilasyonu olduğunun kayıtlı olduğu, bu nedenle Dr. … Göğüs, Kalp ve Damar Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesinde 31.01.2011 tarihinde atrial fibrilasyon ve intraatrial trombüs tanısı konulup, antikoagülan tedavi düzenlenmesinin; lineer hızlandırıcı uygulamasının bir sonucu olarak kabul edilmesinin mümkün olmadığı, zira atrial fıbrilasyonun da tek başına trombüs oluşmasına neden olabileceği, 3- Daha önce belirtildiği gibi, Lineer hızlandırıcı işleminin ICD cihazını etkileme potansiyeli bilindiğinden, Lineer hızlandırıcı seansları öncesinde ICD firma yetkilisinin çağırılmamış ve işlem öncesi ve sonrasında kardiyoloji konsültasyonu istenilmemiş olmasının eksiklik olduğu, bu eksikliğin kusur olarak düşünülebileceği, ancak bu kusurun bir zarara yol açtığının adli tıbbi delilleri saptanmadığı, 4- Bu nedenle sorulduğu üzere, ölüm ile Lineer hızlandırıcı kullanımı arasında illiyet bağı kurulamayacağı, kanaatine varılmıştır.” değerlendirilmesi yapılmıştır.

Dosyaya kazandırılmış bulunan, anılan raporlar incelendiğinde, hükme esas alınacak açıklık ve yeterlilikte olmadığı, taraf iddialarını yeteri kadar aydınlatmadığı, raporların ilgili ihtisasın uzmanları tarafından değil, adli tıp uzmanları tarafından hazırlandığı anlaşılmakla, bu konuda rapor düzenlemeye ehil ve donanımlı bir Üniversiteden, konularında uzmanların, özellikle kardiyoloji ve kanser hastalıkları uzmanının da içinde bulunduğu, akademik kariyere sahip 3 kişilik bilirkişi kurulundan, taraf iddiaları ve tüm dosya kapsamı değerlendirilmek suretiyle, dava konusu olayda davalılara atfı kabil bir kusur olup olmadığı hususunda, nedenlerini açıklayıcı, taraf, Mahkeme ve Yargıtay denetimine elverişli nitelikte rapor alınarak, sonucuna göre karar verilmesi gerekirken…


Danıştay 15. Daire Başkanlığı 2017/61E. 2017/7694K. Sayılı Kararı

  • Malpraktis Tazminat Davası
  • Tam Yargı Davası

Dosyadaki bilgi ve belgelerin incelenmesinden; davacıların eşi ve anneleri olan ……… epigastrik bölgede başlayan ve tüm batına yayılan karın ağrısı şikayeti ile 06.01.2008 tarihinde Bakırköy Dr. Sadi Konuk Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisine müracaat ettiği, kayıtlarda FMF hastası olduğu düşünüldüğünün belirtildiği, aynı gün akut apandisit ön tanısı ile apendektomi ameliyatına alınarak müdahale edildiği, 07.01.2008 tarihinde taburcu edilerek kendisine 10 gün rapor verildiği, ancak aynı şikayetle ilgili olarak 1 gün sonra yeniden hastaneye müracaat ettiği, kendisine serum verilerek evine yollandığı, rahatsızlığının artarak devam etmesi üzerine yaniden aynı hastaneye başvurduğu, hastanede bulunduğu dönemde 4 gün boyunca beslenemediği, kusma ve sancı ve bağırsaklarla ilgili şikayetlerinin devam ettiği, gaz ve defakasyon çıkışı gerçekleşmediği, kendisine müdahalede bulunulmadığı, 13/01/2008 tarihinde 2. kez ameliyata alındığı, bu ameliyatında bağırsaklarında 2×2 mm’lik perforasyon alanının olduğunun görüldüğü, bu alanın primer sütürle kapatılarak ameliyat sonrasında yoğun bakıma alındığı, 24 saat sonra karın bulgularının devam etmesi üzerine 3. kez ameliyata alınarak batın bölgesinin tekrar açıldığı, batın içinde yer yer apse odaklarının bulunduğunun görüldüğü, daha sonra yoğun bakıma kaldırılarak hasta izlemesinin yapıldığı, sepsise bağlı çoklu organ yetmezliği nedeniyle 06.02.2008 tarihinde vefat etmesinde mezkur hastanede gerçekleştirilen tıbbi ameliyelerde ihmal ve kusurlar bulunduğundan bahisle uğranıldığı ileri sürülen 200.000 TL maddi ve 20.000 TL manevi zararın, idareye başvuru tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte tazmini istemiyle bakılan davanın açıldığı anlaşılmaktadır.

İdare Mahkemesi’nce, Dairemizin karar düzeltme aşamasındaki bozma kararına uyularak 16/13/2016 tarihli ara kararı ile dosya üzerinde bilirkişi incelemesi yaptırılmasına karar verilmiş olup, Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu’nca düzenlenen 23/06/2016 tarihli raporda; “Ailevi Akdeniz Ateşi hastalığı olan kişinin ölümünün apendektomi ameliyatı sonrası gelişen komplikasyonlar sonucu meydana gelmiş olduğu, kişinin şikayetleri üzerine 06.01.2008, 14.01.2008 tarihinde ve sonraki cerrahi müdahalelerin tıbben uygun olduğu,……. yapılan işlemlerin tıp kurallarına uygun olduğunun oy birliğiyle mütalaa edildiği” belirtilmiştir.

Davacılar murisinin ölümü ile ilgili olarak Bakırköy 29. Asliye Ceza Mahkemesi’nce (E:2011/126) taksirle ölüme sebep olma suçunu işledikleri iddiasıyla müdahalede bulunan doktorların kovuşturulduğu, yapılan yargılama sonucunda olayda sanıkların herhangi bir kusurları bulunmadığından beraatlerine karar verildiği, bu kararın da temyiz aşamasında onanarak kesinleştiği görülmektedir. Yargılama aşamasında müdahalede bulunan doktorlardan ………..in ifadesinde; “…. İlk ameliyatı kendisinin yaptığını, karnı açtıktan sonra apandisit denilen bölümün ihtihaplı olmadığını anladıklarını, hastada ailevi akdeniz ateşi hastalığı bulunması sebebiyle apendektomi ameliyatını gerçekleştirdiği,… hastanın 2. ameliyatında ince bağırsağının delinmiş olduğunu… kendi takiplerinden çıktığını ve daha sonra hastanın vefat ettiğini öğrendiklerini…” belirtmiştir.

Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu’nca düzenlenen raporda, Dairemizin karar düzeltme aşamasında raporu düzenleyen heyette olması gerektiğini belirttiği romatoloji, gastroenteroloji, nefroloji uzmanlarının raporu düzenleyen heyette yer almadıkları, heyette sadece bir genel cerrahi uzmanı ile bir iç hastalıkları uzmanının bulunduğu ve bu nedenle “….yapılan işlemlerin tıp kurallarına uygun olduğunun oy birliğiyle mütalaa edildiği” belirtilen bu raporun davacıların dava dilekçesi ve bilirkişi raporlarında ortaya koyduğu iddiaları tam ve eksiksiz bir biçimde karşılamaktan uzak ve içeriği itibariyle de yetersiz olduğu görülmektedir.

Bu nedenle, bir üniversitesi hastanesi bünyesinde; genel cerrahi ve iç hastalıkları uzmanlarının yanı sıra, romatoloji, gastroenteroloji ve nefroloji uzmanlarınından oluşacak bir bilirkişi heyeti aracılığıyla yeniden yaptırılacak incelemede FMF (Ailevi Akdeniz Ateşi) hastalığı ile davacıya uygulanan tıbbi tedavi ve uygulamalarında hizmet kusurunun bulunup bulunmadığı hususunun irdelenmesi gerekmektedir.

… Tüm bu tespit edilen hususlar yanında gerek dava dilekçesi, gerekse Adli Tıp Kurumu nezdinde yaptırılan bilirkişi raporuna karşı sunulan itiraz dilekçesi, hekimin olay hakkındaki ifadesi ve resen tespit edilecek hususlar yanında davacılar yakınının kusma ve karın ağrısı şikayetiyle hastaneye ilk başvurusundan ölüm tarihine kadar geçen süreçte, uygulan teşhis, tedavi, gözlem ve sevkin kabul edilebilir bir metod kullanılarak icra edilip edilmediği, böylesi bir ameliyatta uygun görülen tecrübe kuralları da göz önüne alınarak, olayda hekim yahut idare kaynaklı hatalar olup olmadığı incelenmeli ve romatoloji, gastroenteroloji, nefroloji uzmanı hekim bilirkişilerin katılımı ile hazırlanmış gerekçeli yeni bir rapor alınmalıdır.

İdarenin araç/gereç/cihaz eksikliği, teşkilatı yetersiz kurması yahut tıbbi ameliyedeki organizasyon eksikliği nedeniyle tedavide aksamaya yol açması da bir tür hata olarak nitelendirilmekte; bakım, gözetim ve diğer yan yükümlülüklerin hiç veya gereği gibi yapılmaması nedeniyle oluşacak zararlarda idarenin sorumluluğundan söz edilmektedir. Somut olayda da hekim yahut diğer sağlık personeli doğrudan kusurlu bulunmasa dahi, idarenin organizasyon eksikliği bulunması halinde sağlık hizmetini gereği gibi işletmeyen sağlık idaresinin sorumluluğuna gidilebilecektir.

Bu durumda idarenin sorumluluğuna gidilmesi halinde davacıların maddi tazminat taleplerinin tazminat verilmesini gerektiren koşulların bulunup bulunmadığı yönünden inceleme de yapılarak değerlendirilmesi gerekmektedir.

İdarenin, sunduğu sağlık hizmetinden sorumluluğu noktasında, maddi tazminat talepleri için doğrudan tıbbi uygulama neticesinde meydana gelen zarar ile idarenin eylemi arasında doğrudan illiyet bağının varlığı gerekli ise de, manevi tazmin noktasında böyle bir gereklilik yoktur. Manevi tazminata hükmedilebilmesi için sunulan sağlık hizmetindeki bir takım eksiklikler yeterli olacaktır. Somut olay değerlendirilerek, apandisit endikasyonu bulunmayan hastanın apandisitinin alınması ve bu ameliyat sırasında oluşan kesi üzerine tedavi edilemeyerek hayatını kaybetmiş bulunması karşısında davacıların duydukları elem ve ızdırabı giderecek ve sebepsiz zenginleşmeye de yol açmayacak ölçüde bir manevi tazminat belirlenmesi için ayrıca bir değerlendirme yapılması gerekmektedir.

Hal böyle olunca Adli Tıp Kurumu Genel Kurulu’nca eksik, soyut ifadelerle yetinilerek hazırlanmış olan rapor esas alınarak davanın reddine karar verilmesinde hukuka uygunluk bulunmamıştır.


İstanbul Bölge İdare Mahkemesi 06.06.2017 Tarih, 2017/463E. 2017/938K. Sayılı Kararı

  • Malpraktis Tazminat Davası
  • Tam Yargı Davası

Dava konusu olayda; dava dosyasında mevcut bilgi ve belgeler ile uyuşmazlığa konu olay için sorumlular hakkında Uludağ Üniversitesi Rektörlüğü’nün 26.01.2016 tarih ve 13888 sayılı yazısına istinaden yürütülen soruşturmaya ilişkin fezleke incelendiğinde, davacının 27.11.2010 tarihinde geçirdiği sezeryan ameliyatı sonrası yara yerinde meydana gelen ağrı nedeniyle hastaneye başvurduğu, başvuru üzerine antibiyotik tedavisi ile birlikte yaranın pansumanının düzenli aralıklarla yapılarak davacının taburcu edildiği, kontrol için yapılan başvuruda ise sezeryan ameliyatına ilişkin yaranın bulunduğu kısmın altında yabancı bir cismin bulunduğu tespit edilerek davacının 22.01.2011 tarihinde ameliyata alındığı, yara altında yer edinen cismin (kare gazlı bez) çıkarıldığı, ancak cilt altında bulunan gazlı bezin sezeryan ameliyatı esnasında mı cilt altında unutulduğu veya ameliyat sonrası yapılan açık yara pansumanları esnasında mı vücutta yer edindiğinin kesin olarak tespit edilemediği, ancak söz konusu gazlı bezin ilgili hastanenin müdahaleleri esnasında vücutta yer edindiğinin tartışmasız olduğu anlaşılmaktadır.

Bu durumda; davacı hastanın Bursa Uludağ Üniversite Hastanesi’nde geçirdiği operasyonlar sonrası vücudunda yabancı cismin (kare gazlı bez) herhangi bir şekilde yer edinmesinde şahıs bazında sorumlu olanlar net olarak tespit edilemese dahi, davalı idarece yürütülen hizmette kusur bulunduğu, hizmetin gerektiği gibi işlemediği açıktır. Yeni doğum yapan bebeğini emzirme konusunda sıkıntılar yaşayan davacının, duyduğu elem ve ızdırap hem anne olarak bebeğine karşı yükümlülüklerini yerine getirememek hem de birey olarak vücuduna yapılan olumsuz müdahale nedeniyle duyduğu acıdan kaynaklanmakta olup, manevi zararın taktirinde, hükmedilecek parasal miktarının zenginleşme aracı olmasının önüne geçilmekle birlikte kamu hizmetini yürüten kurumun da kamu hizmetinin etkin ve verimli yürütülmesi konusunda teşvik edici olması gerekmektedir.

Bakılan olayda, Bursa 3.İdare Mahkemesince her ne kadar manevi zararın giderilmesi için 10.000,00.-TL taktir edilmiş ise de, yukarıda açıklandığı gibi, taktir edilecek tazminat miktarı simgesel nitelikte olmayıp, hem davacıyı tatmin etmede hem de davalı idareyi verilen zarardan sorumlu tutma konusunda yeterli olmadığı sonucuna ulaşıldığından, 50.000,00.-TL manevi tazminatın davalı idareye başvuru tarihinden (07.10.2015) itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte davacıya ödenmesi gerektiği sonuç ve kanaatine varılmıştır.


Ankara Bölge İdare Mahkemesi 10. İdari Dava Dairesi 29.03.2017 Tarih, 2017/160E. 2017/237K. Sayılı Kararı

  • Malpraktis Tazminat Davası
  • Tam Yargı Davası

Dava; davacı tarafından, 23.11.2010 tarihinde bel fıtığı sebebiyle Sivas Numune Hastanesinde ameliyat esnasında ilgili doktor tarafından ince bağırsağının iki yerden delindiğinden ve hizmet kusuru olduğundan bahisle fazlaya ilişkin hakkı saklı kalmak kaydıyla uğranıldığı ileri sürülen zararın karşılığı 10.000,00 TL maddi ve 30.000,00 TL manevi tazminatın yasal faiziyle birlikte ödenmesine karar verilmesi istemiyle açılmış; Sivas İdare Mahkemesi’nin 29/09/2016 gün ve E:2014/1100, K:2016/1184 sayılı kararı ile Adli Tıp Kurumu Başkanlığı 2. İhtisas Kurulu’nun 16.05.2016 tarih ve 3074 sayılı raporuna dayalı olarak 23.11.2010 tarihinde yapılan ameliyat sırasında davacının ince bağırsağının delinmesi olayının tıbbi litaretürde kompilikasyon yani her türlü özene rağmen oluşabilecek bir durum olarak değerlendirilmesi gerektiği ve idarenin hizmetin verilişinde herhangi bir tazmin sorumluluğunun doğmadığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiş, bu karara karşı davacı vekili tarafından istinaf başvurusunda bulunulmuştur.

Sivas İdare Mahkemesi’nce verilen 29/09/2016 gün ve E:2014/1100, K:2016/1184 sayılı kararın reddedilen maddi tazminat miktarı üzerinden nisbi vekalet ücretine hükmedilmesi dışındaki kısımlarında hukuka ve usule aykırı bir yön bulunmadığından, bu kısımlara yönelik davacı vekili taraflından ileri sürülen istinaf başvurusu nedenleri kararın bu kısımlarının kaldırılmasını gerektirecek nitelikte görülmemiştir.

Anılan İdare Mahkemesi kararının, reddedilen maddi tazminat istemi bakımından ödenmesine karar verilen nispi vekalet ücretine ilişkin kısmına gelince;

Vekalet ücretinin, davanın maddi tazminata ilişkin kısmı nedeniyle nispi olarak hesaplanıp hükmedilen 1.200,00 TL.lik kısmı yürürlükte bulunan Avukatlık Asgari Ücret Tarifesine dayanılarak verilmiş ise de, bu hususun maddi ve hukuki veriler, davanın açıldığı tarihteki hukuksal düzen, davacıların içinde bulundukları maddi koşullar ve Anayasanın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü kapsamındaki mahkemeye erişim hakkı bağlamında incelenmesi gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 90. maddesinin son fıkrasında “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz. (Ek cümle: 7/5/2004-5170/7 md.) Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır.” hükmüne yer verilmiştir.

Yine, Anayasa’nın 148. maddesinin 3. fıkrasında ise, “Herkes, Anayasada güvence altına alınmış temel hak ve özgürlüklerinden, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi kapsamındaki herhangi birinin kamu gücü tarafından ihlal edildiği iddiasıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurabilir.” hükmü yer almıştır.

Benzer başka bir tam yargı davası sonucunda, davacı aleyhine hükmedilen vekalet ücretinin, Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile korunan hak arama hürriyeti ve mahkemeye erişim hakkını ihlal ettiği iddiasıyla yapılan bireysel başvuru sonucunda verilen Anayasa Mahkemesinin 7.11.2013 tarih ve B. No:2012/791 numaralı kararında konuya ilişkin temel ilkeler ortaya konulmuştur.

Buna göre, “Sözleşme’nin adil yargılanma hakkını düzenleyen 6. maddesinde, mahkemeye erişim hakkına açıkça yer verilmemişse de maddenin (1) numaralı fıkrasındaki “herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, … bir mahkeme tarafından davasının … görülmesini istemek hakkı …” ifadeleri çerçevesinde ve hakkın doğası gereği mahkemeye erişim hakkını da kapsadığının kabulü gerekir.

Mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir. Kişinin mahkemeye başvurmasını engelleyen veya mahkeme kararını anlamsız hale getiren, bir başka ifadeyle mahkeme kararını önemli ölçüde etkisizleştiren sınırlamalar mahkemeye erişim hakkını ihlal edebilir.

Dava sonucundaki başarıya dayalı olarak taraflara vekâlet ücreti ödeme yükümlülüğü öngörülmesi de bu kapsamda mahkemeye erişim hakkına yönelik bir sınırlama oluşturur. Böyle bir sınırlamanın meşru görülebilmesi için kamu yararı ile birey hakkı arasında makul bir dengenin gözetilmiş olması gerekir. Bu yükümlülüklerin kapsamını belirlemek kamu otoritelerinin takdir yetkisi içindedir. Öngörülen yükümlülükler dava açmayı imkânsız hale getirmedikçe ya da aşırı derece zorlaştırmadıkça mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiği söylenemez. Dolayısıyla davayı kaybetmesi halinde başvurucuya yüklenecek olan vekâlet ücreti bu çerçevede değerlendirilmelidir. (B. No: 2013/1613, 2/10/2013, § 38 – 39)

Buna karşılık bir hukuki uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyan başvurucuların, reddedilen dava konusu miktar üzerinden hesaplanan vekâlet ücretini karşı tarafa ödemeye mahkûm edilmeleri ihtimali veya olgusu, belirli dava koşulları çerçevesinde mahkemeye başvurmalarını engelleme ya da mahkemeye başvurmalarını anlamsız kılma riski taşımaktadır. Bu çerçevede, davanın özel koşulları çerçevesinde masrafların makullüğü ve orantılılığı, mahkemeye erişim hakkının asgari sınırını teşkil etmektedir.

(…) Taraflardan birinin yargılamadaki başarı oranına göre kazanılan veya kaybedilen değer oranında lehine veya aleyhine mahkeme masraflarının hükmedilmesine yönelik düzenlemeler mahkemeye erişim hakkına müdahale oluşturmakta ise de abartılı, zorlama veya ciddiyetten yoksun talepleri disipline etmeye yönelik orantılı müdahaleler meşru görülebilir.

Ancak, yukarıda da ifade edildiği üzere, bu sınırlamaların hakkın özüne zarar vermeyecek nitelikte, meşru bir amaca dayalı ve kullanılan aracın sınırlama amacı ile orantılı olması, kamu yararının gerekleri ile bireyin hakları arasında kurulmaya çalışılan adil dengeyi bozacak şekilde birey aleyhine katlanılması zor külfetler yüklenmemiş olması gereklidir.” denilmektedir.

Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan değerlendirmelere göre, istenen tazminatın reddedilmesi üzerine belirli bir oranının karşı tarafa vekâlet ücreti olarak ödenmesi yükümlülüğü öngörülmesi tek başına mahkemeye erişim hakkını ihlal eden bir müdahale olarak nitelendirilemeyecektir. Ancak her bir uyuşmazlığın kendine özgü niteliklerinin ve uyuşmazlığa konu olayın, davacıların mahkemeye erişim hakkı üzerinde farklı sonuçlar doğurabilmesi de mümkündür.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 36533/04 başvuru numaralı Mesutoğlu – Türkiye kararında özetle; mahkemeye erişim hakkının mutlak olmadığı, bazı sınırlamalara tabi olabildiği, bununla birlikte, getirilen kısıtlamaların, hakkın özünü ortadan kaldıracak ölçüde, kişinin mahkemeye erişimini engellememesi gerektiği, mahkemeye erişim hakkına getirilen bu tür sınırlamaların ancak meşru bir amaç güdüldüğü takdirde ve hedeflenen amaç ile başvurulan araçlar arasında makul bir orantı olması halinde Sözleşmenin 6/1. maddesi ile bağdaşabileceği, bu ilkelerden hareketle, dava açma hakkının doğal olarak yasayla belirlenen şartları olmakla birlikte, mahkemelerin yargılama usullerini uygularken bir yandan davanın hakkaniyetine halel getirecek kadar abartılı şekilcilikten, öte yandan, kanunla öngörülmüş olan usul şartlarının ortadan kalkmasına neden olacak kadar aşırı bir gevşeklikten kaçınılması gerektiği belirtilmektedir.

Yukarıda açıklanan şekilde davacının, kullandığı Anayasal hakları nedeniyle olağan dışı ağırlıkta bir mali yük altında kalmış olması, bu durumun Anayasanın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğü kapsamındaki mahkemeye erişim hakkı üzerinde olağan dışı bir kısıtlama oluşturması ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 36553/04 başvuru numaralı Mesutoğlu – Türkiye kararında mahkemelerin yargılama usullerini uygularken davanın hakkaniyetine halel getirecek kadar abartılı şekilcilikten kaçınmaları gereğini vurgulaması ile istenilen tazminat miktarına yönelik değerlendirme yapılmayan somut olayın koşulları bir arada değerlendirildiğinde, talep edilen maddi tazminat miktarı üzerinden nispi vekalet ücretine hükmedilmemesi gerektiği sonucuna varılmıştır.

Bu durumda, davacı aleyhine maktu vekalet ücretine hükmedilmesi gerekirken talep edilen maddi tazminat miktarı üzerinden nispi olarak hesaplanan vekalet ücretine hükmedilmesinde hukuka uyarlık görülmemiştir.


Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 05.11.2014 Tarih, 2014/10131E. 2014/34506K. Sayılı Kararı

  • Malpraktis Tazminat Davası
  • Tam Yargı Davası

Dava, doktor ve hastası arasındaki vekalet sözleşmesinden doğan manevi tazminat istemine ilişkindir. Davacılar sezaryen ameliyatı sonrasında oluşan rahatsızlığın komplikasyon değil malpraktis teşkil ettiğini ve davalıların kusurlu olmakla manevi zararlarını tazminle mükellef olduğunu ileri sürmüş, davalılar ise bu neticenin sezaryen ameliyatının olağan risklerinden olduğunu savunmuştur. Mahkemece savcılık soruşturması nezdinde alınan Adli Tıp Raporunun davalılara kusur atfetmeyen mütalaasına dayanılarak davanın reddine karar verilmiştir.

Borçlar Kanunu’nun vekâlet akdini düzenleyen 502 ve devamı maddeleri uyarınca davanın temeli vekillik sözleşmesi olup, özen borcuna aykırılığa dayandırılmıştır. Vekil vekâlet görevine konu işi görürken yöneldiği sonucun elde edilmemesinden sorumlu değil ise de, bu sonuca ulaşmak için gösterdiği çabanın yaptığı işlemlerin, eylemlerin ve davranışların özenli olmayışından doğan zararlardan dolayı sorumludur. Vekilin sorumluluğu, genel olarak işçinin sorumluluğuna ilişkin kurallara bağlıdır.Vekil işçi gibi özenle davranmak zorunda olup,en hafif kusurunda bile sorumludur. (TBK.nun 395 ve 396. md.) O nedenle, doktorun meslek alanı içinde olan bütün kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir.Doktor hastasının zarar görmemesi için, mesleki tüm Şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz biçimde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, bir tereddüt doğuran durumlarda bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınılmak ve en emin yol seçilmelidir. Gerçekten de müvekkil (hasta) mesleki bir iş gören doktor olan vekilden tedavinin bütün aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek hakkına sahiptir.Gereken özeni göstermeyen vekil, TBK.nun 510/1. maddesi hükmü uyarınca vekaleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır. Tıbbın gerek ve kurallarına uygun davranılmakla birlikte sonuç değişmemiş ise doktor sorumlu tutulmamalıdır.

Önemli bir diğer düzenleme de Avrupa Biyotıp Sözleşmesidir. Bu sözleşme 9.12.2003 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Bu sözleşmenin “Amaç” başlıklı 1. maddesinde; “Bu sözleşmenin tarafları, tüm insanların haysiyetini ve kimliğini koruyacak ve biyoloji ve tıbbın uygulanmasında, ayırım yapmadan herkesin, bütünlüğüne ve diğer hak ve özgürlüklerine saygı gösterilmesini güvence altına almakla yükümlüdürler.”

Sözleşmenin 4. maddesinde ise, “Meslek Kurallarına Uyma” başlığı altında; “Araştırma dahil, sağlık alanında herhangi bir müdahalenin, ilgili mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olarak yapılması gerekir.” denilmektedir. Sözleşme iç hukukumuzun bir parçası haline gelmiştir. Bu durumda, her türlü tıbbi müdahalenin mesleki yükümlülükler ve standartlara uygun olması benimsenmiştir.

Somut olayda davacı F.. U..’ın sezaryen ameliyatı sırasında bağırsağının delindiği ve devamında birden çok kez ameliyat olduğu sabittir. Mahkemece salt ceza soruşturmasında alınan raporla yetinilmeyerek, yukarıdaki açıklamalar ışığında üniversitelerden seçilecek uzman hekimler eliyle taraf itirazlarının karşılar, denetime açık, her türlü şüpheden uzak sonuca varır mahiyette rapor alınması ve neticesine göre hüküm kurulması gerekirken eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı olup hükmün bozulmasını gerektirir.


Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 18.06.2007 Tarih 2916/8485 Sayılı Kararı

  • Malpraktis Tazminat Davası
  • Tam Yargı Davası

Anılan rapor, davalıya yapılan tedavi ve uygulanan ameliyat nedeniyle gerekli özenin gösterilip gösterilmediği, bu tip komplikasyonlara hangi sıklıkta ve ne gibi durumlarda rastlandığı, doğabilecek komplikasyonlara karşı hastanın bilgilendirilip bilgilendirilmediği, tedavi ve ameliyatta herhangi bir hata, ihmal olup olmadığı konularında açıklama içermediğinden, olayda davalıların kusurlu olup olmadığının tespitine yeterli değildir.


Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 07.02.2005 Tarih, 2004/12088E. 2005/1728K. Sayılı Kararı

  • Malpraktis Tazminat Davası
  • Tam Yargı Davası

Doktorun meslek alanı içerisinde olan tüm kusurları, hafif de olsa, sorumluluğun unsuru olarak kabul edilmelidir. Doktor, hastasının zarar görmemesi için, mesleki bütün şartları yerine getirmek, hastanın durumunu tıbbi açıdan zamanında ve gecikmeksizin saptayıp, somut durumun gerektirdiği önlemleri eksiksiz şekilde almak, uygun tedaviyi de yine gecikmeden belirleyip uygulamak zorundadır. Asgari düzeyde dahi olsa, bir tereddüt doğuran durumlar da, bu tereddüdünü ortadan kaldıracak araştırmalar yapmak ve bu arada da, koruyucu tedbirleri almakla yükümlüdür. Çeşitli tedavi yöntemleri arasında bir seçim yapılırken, hastanın ve hastalığın özellikleri göz önünde tutulmak, onu risk altına sokacak tutum ve davranışlardan kaçınılmak ve en emin yol seçilmelidir. Gerçekten de müvekkil (hasta), mesleki bir iş gören doktor olan vekilden, tedavinin tüm aşamalarında titiz bir ihtimam ve dikkat göstermesini beklemek hakkına sahiptir. Gereken özeni göstermeyen vekil, BK.nun 394/1 maddesi hükmü uyarınca, vekâleti gereği gibi ifa etmemiş sayılmalıdır.


Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 11.12.2002 Tarih, 13-1011 /1047 Sayılı Kararı

  • Malpraktis Tazminat Davası
  • Tam Yargı Davası

Dava, maddi ve manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacılar vekili, davacılardan E.K.’ın hamileliği sırasında tıbbi yardım almak üzere, davalılardan B. Tedavi Sağlık Hizmetleri ve İşletmeciliği A.Ş. tarafından işletilen hastaneye başvurduğunu; bu davalıya bağlı olarak çalışan davalı doktorlar C.A. ve E.C. tarafından davacı E.’ nin doğum öncesinde sürekli kontrol ve tetkik altında tutulduğunu, her kontrolden sonra, her şeyin mükemmel gittiği, sağlıklı bir çocuğun doğacağı yolunda açıklamalarda bulunulduğunu; davacı E.’nin 31.1.1994 tarihinde, davalı Hastanede erken doğum yaptığını, doğumdan hemen sonra bebeğin H. Hastanesi’ne sevk edildiğini, sonuçta, doğan erkek çocuğun erkeklik organı ve anüsü bulunmadığının, genel olarak karın bölgesinin dışarıda olduğunun, pellis arasının çok açık ve mesanesinin dışarıda bulunduğunun, her iki ayağının hareket kabiliyeti olmadığının, testis aralığının normalden birkaç kat fazla olduğunun anlaşıldığını; davalı Hastane ve doktorların gerekli teknik donanıma sahip olmalarına rağmen, tıbbi özen eksikliği nedeniyle, A. adı konulan davacı küçüğün ömür boyu üzerinde taşıyacağı izler ve maluliyetle doğduğunu ileri sürerek; fazlaya ilişkin hak saklı kalmak kaydıyla, davacı küçük A. için bir milyar TL. diğer davacılar için ayrı ayrı 500 milyon TL. manevi tazminatın; tedavi gideri, sürekli kısmi iş göremezlik zararı ve bakıcı giderleri karşılığı olarak 42.451.008 TL. maddi tazminatın 31.1.1994 doğum tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalılar vekili, davacı E.’nin hamileliği sırasında hastanede izlenmesinde dikkatsizlik ve özensizliğin söz konusu olmadığını, tüm özene rağmen bebeğin 1/200.000 oranında görülebilen bir anomalilikle doğduğunu, bu anomaliliğin doğum öncesinde USG ile saptanmasının her zaman mümkün olmadığını, esasen doğum öncesinde bu tür bir tanı konulmuş olsa bile, gebeliğin tıbben sonlandırılamayacağını, zira bu tür bebeklerin doğum sonrası ameliyatlarla yaşama şansının çok yüksek bulunduğunu, sonuç olarak, davacı E.’nin tüm aşamalarda tam bir tıbbi özenle takip edilmesine rağmen anomalili bebek doğumunun engellenemediğini savunarak, davanın reddini istemiştir.

Davacılar vekili, 7.11.2000 tarihli dilekçeyle açtığı ve birleştirilerek görülen ek davada ise; asıl davada alınan, davacı A.’nın vücut genel çalışma gücünü %100 oranında kaybettiğine ilişkin 8.12.1999 tarihli Adli Tıp Kurumu raporuna; sürekli olarak bakım ve yardıma muhtaç bulunduğuna ilişkin aynı kurumun 15.5.2000 günlü raporuna ve sürekli kısmi iş göremezlik zararı ile bakıcı giderlerine ilişkin bilirkişi raporuna dayanmak suretiyle, asıl davada saklı tuttuğu fazlaya ilişkin hak nedeniyle, 25.458.344.721 TL. sürekli kısmi iş göremezlik zararı, 47.470.311.629 TL. bakıcı gideri olmak üzere toplam 72.918.656.350 TL. maddi tazminatın 31.1.1994 tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalılardan müştereken ve müteselsilen tahsiline karar verilmesini istemiştir.

… Davacılardan E.K.’ın 19.7.1993 tarihinde davalı şirket tarafından işletilen hastaneye başvurduğu, hamile olduğunun saptandığı ve sonraki tarihlerde, aynı hastanede diğer davalı iki doktorca hamileliğinin izlendiği, muayene ve tetkiklerinin yapıldığı; 31.1.1994 tarihinde yine aynı hastanede normal yolla dünyaya getirdiği bebeğin Konjenital anomalik olması nedeniyle doğumdan hemen sonra Hacettepe Üniversitesi Çocuk Hastanesine sevk edildiği, orada yıllarca süren, çok sayıda cerrahi müdahaleye tabi tutulduğu toplanan delillerden anlaşılmaktadır. Bu olgularda ve davacı A.’nın doğum sırasında “Extrofia vesica, sacral agenezi, meningoomfalosel, pes ekinovarus” anomalilerini taşıdığında; bu sonucun meydana gelmesinde davalı doktorların ve onları istihdam eden davalı şirketin kusurlu bulunduklarında, yerel mahkeme ile özel daire arasında uyuşmazlık yoktur.


Yargıtay 13. Hukuk Dairesi 25.4.2002 Tarih, 2002/2589E. 2002/4560K. Sayılı Kararı

  • Malpraktis Tazminat Davası
  • Tam Yargı Davası

Mahkemece itibar edilen Adli Tıp… İhtisas Kurulunun 14 9 2001 tarihli raporunda “yapılan ameliyatın usulüne uygun olduğu, damakta ortaya çıkan fistülün olağan ameliyat komplikasyonu olarak kabul edilmesi gerektiği, doktora atfedilecek herhangi bir kusur bulunmadığı” görüşüne yer verilmiştir. Ancak, bu raporu düzenleyen kurul içerisinde konusunda uzman Kulak Burun Boğaz Uzmanı bulunmamaktadır. Bu nedenle bu rapora itibar edilerek hüküm oluşturulamaz.


Danıştay 10. Daire 19.10.1999 Tarih, 1997/3565E. 1999/5224K. Sayılı Kararı

  • Malpraktis Tazminat Davası
  • Tam Yargı Davası

X Üniversitesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Anabilim Dalı Başkanlığı’ndan, dava ve hastane göre inceleme yapılarak ameliyattan 9 gün sonra çıkarılan gazlı tamponun hastada herhangi bir rahatsızlık ve zarar yapıp yapmayacağının, çıkartılmasından sonra tedaviyi gerektirecek bir hastalık yaratıp yaratmayacağının, ayrıca kalıcı bir hastalığa sebep olup olmayacağının sorulduğu, anılan anabilim dalı başkanlığının 10.1.1997 tarihli yazısında; gazlı tamponun çıkarılmasında ikinci bir ameliyatın söz konusu olmadığının, gazlı tamponun kalmasının hastayı birkaç gün koku ve akıntı sebebiyle rahatsız edeceğinin bunun dışında başka bir komplikasyonun veya ileride hastanın hayatını tehdit edecek bir durumun söz konusu belirtildiği, gazlı tamponun unutulması nedeniyle olayda idarenin kusurlu olmasına rağmen davacının bu sebeple uğradığı kesin bir zarardan söz etmeye olanak bulunmadığı …


Yargıtay 4. Hukuk Dairesi 04.12.1984 Tarihli Kararı

  • Malpraktis Tazminat Davası
  • Tam Yargı Davası

Genel anestezinin mutad komplikasyonu (anestezi şoku) neticesi ölümün gerçekleştiği anlaşılmıştır. Yaralının bünyesinden kaynaklanan, önceden var olduğu halde olaydan sonra meydana çıkan narkoza karşı dayanıksızlık sebep – sonuç bağını kesmez. Ancak davalılara yüklenemeyen ve önceden göremeyecekleri olağan üstü hal nedeniyle (narkozun olağan komplikasyonu) zarar artmıştır. Zararın artması ve ölümle sonuçlanması narkozun olağan komplikasyonu olduğuna göre, zararın tümünden davalıların sorumlu tutulması adalete uygun düşmez.


Danıştay 10. Dairesi, 1995/7754 E., 1997/1071 K.

  • Malpraktis Tazminat Davası
  • Tam Yargı Davası

… Hastanesinde yapılan fascia tamiri sonucu bu bölgenin özelliği nedeniyle akut kompartman sendromu geliştiğinin, bu olasılık göz önüne alınarak tamir sütürlerinin hemen alınması halinde komplikasyonların önlenmesinin mümkün olduğunun, yalnız sargıların alınmasının gelişmiş kompartman sendromunda yeterli olmayacağının, dolayısıyla gelişen olaylarda davalı idarenin kusurlu olduğunun, ancak… Acil Trafik Hastanesinde yapılan debridman ameliyatları ve tenden tronuferinin başarılı olması nedeniyle bugünkü sonucun alınabildiğinin belirtildiği, bu durumda hizmeti kusurlu yürüten idarenin meydana gelen zararı tazmini gerektiği, ancak hafif kısıtlığa karşın rahat yürüyebilen ve davalı idarede memur olması nedeniyle tüm tedavi giderleri karşılanan davacının maddi bir zararının bulunmadığı, meydana gelen olay ve ayak bileğindeki kısıtlık nedeniyle katlanılan sıkıntıyı kısmen de olsa gidermek için takdir edilen 30.000.000 liranın manevi tazminat olarak davacıya ödenmesi gerektiği gerekçesiyle, 30.000.000 lira manevi tazminatın davalı idarece davacıya ödenmesine, davanın maddi tazminata ve belirlenen manevi tazminatı aşan kısmına ilişkin bölümünün reddine, manevi tazminata faiz yürütülmesine de yer olmadığına karar verilmesi hukuk ve usule uygun olup, bozulmasını gerektirecek bir neden de bulunmamaktadır.


Danıştay 15. Dairesi, K.T.: 12.12.2013, 2013/4237 E., 2013/10653 K.

  • Malpraktis Tazminat Davası
  • Tam Yargı Davası

İdare Mahkemesince, esas itibariyle adalet işlerinde bilirkişilik görevi yapmak üzere kurulan Adli Tıp Genel Kurulu nezdinde, davacılar yakınına uygulanan teşhis ve tedavinin tıbbi kurallara uygun olarak yapılıp yapılmadığını irdeleyecek şekilde bir inceleme yaptırılması, bunun sonucunda olayda davalı idarenin hizmet kusuru bulunup bulunmadığının yeniden belirlenmesi gerekirken, uyuşmazlığın çözümü için yeterli olmayan bilirkişi raporuna dayalı olarak eksik inceleme sonucu verilen kararda hukuka uygunluk bulunmadığı.


Danıştay’ın resmi internet sitesi üzerinden daha fazla emsal karara ulaşabilirsiniz. https://www.danistay.gov.tr/

Malpraktis Tazminat Davası Tam Yargı Dava Dilekçesi

(…) İDARE MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

DAVACI  : Ahmet Yıldıray ( TC:….) Adresi

DAVALI  :  X Üniversitesi Rektörlüğü Adresi

KONU    : X Üniversitesi Hastanesi tarafından … tarihinde gerçekleştirilen apandisit ameliyatı nedeniyle ameliyatı gerçekleştiren doktor tarafından vücudumda gazlı bez unutulması sonucu meydana gelen enfeksiyon nedeniyle geçirmek zorunda kaldığım … ameliyatı nedeniyle meydana gelen maddi zararımın (hastane tedavi ücreti, ilaç masrafları, iş gücü ve kazanç kaybı vb) karşılanması için şimdilik … TL (… Türk Lirası) maddi ve bu olay nedeniyle yaşadığım elem ve üzüntü nedeniyle… (… Lirası) TL manevi tazminatının idareye başvuru tarihi itibarıyla yasal faiziyle birlikte tarafıma ödenmesine karar verilmesi talebimizdir.

TEBLİĞ TARİHİ: … (İdari Başvuru Ret Kararı)

AÇIKLAMALAR

(…) tarihinde karın ağrılarım nedeniyle X Üniversitesi Hastanesi’ne başvurdum. Söz konusu hastanede çekilen ultrason, yapılan kan tahlilleri ve doktor muayenesi neticesinde apandisitimin iltihaplanmış olduğunu ve acilen ameliyat yapılması gerektiği tarafıma söylendi.

Aynı hastanede yine aynı tarihte acilen ameliyatım gerçekleştirildi. Ameliyatımı gerçekleştiren doktor … adlı kişidir. Hastaneden 1 gün sonra taburcu edildim.

Ameliyatımın üzerinden 3 gün geçtikten sonra işlettiğim markette otururken şiddetli bir karın ağrısı hissettim. Söz konusu ağrı her geçen saniye artınca kendimden geçmişim. Marketimde bulunan o anki müşteriler beni acilen en yakındaki Özel … Hastanesi’ne götürmüşler. Orada gözlerimi yoğun bakım ünitesinde açtım. Bana … saat önce ameliyattan çıktığım ve karın iç bölgemde gazlı bezin çıktığını ve söz konusu gazlı bezden kaynaklı yoğun ve ölümcül bir enfeksiyon geçirdiğimi ve bu yüzden fenalaştığım ve acilen ameliyata alındığım söylendi. Karnımdaki unutulan gazlı bez ise .. tarihte X Üniversitesi Hastanesi’nde olduğum apandisit ameliyatım nedeniyleydi. Zira daha önce bu bölgeden bir ameliyat geçirmemiştim. Özel … Hastanesi’nde ameliyatımı gerçekleştiren doktor .. da bu hususu teyit etmiştir.

X Üniversitesi Hastanesi’nde ameliyatımı gerçekleştiren doktor ameliyatım esnasında göstermesi gereken özen ve dikkati gösterememiş mesleki hatasıyla tarafıma maddi ve manevi zarara sebep olmuştur.

Anayasamızın “Yargı Yolu” başlıklı 125. maddesinin 7. fıkrasında “İdare, kendi eylem ve işlemlerinden doğan zararı ödemekle yükümlüdür.” ifadesi yer almaktadır. Bu maddeden anlaşılacağı üzere; idare kendisinden kaynaklı herhangi bir eylem veya işlemi ile bir zarara neden olmuş ise kusurlu olduğundan dolayı bu zararı gidermekle yükümlüdür.

X Üniversitesi Hastanesi’nde ameliyatımı gerçekleştiren doktorun hatası (malpraktis) nedeniyle Özel… Hastanesi’nde ameliyat olmak ve ameliyat ve tedavi ücreti olarak …. TL ödemek zorunda kaldım. Ayrıca 5 gün boyunca marketim kapalı kalması nedeniyle kazanç kaybına uğradım. Ayrıca geçirdiğim ikinci ameliyat ve bu ameliyat öncesi çektiğim ağrılar nedeniyle elem ve üzüntüm tarif edilemez.

İş bu maddi ve manevi zararlarımın karşılanması sebebiyle … tarihinde X Üniversitesi Hastanesi’ne yaptığım başvuru, hastanelerinden kaynaklı bir hizmet kusuru olmadığı gerekçesiyle .. tarihinde reddedilmiş ve tarafıma da … tarihinde tebliğ edilmesi üzerine iş bu davanın açılması zorunluluğu hasıl olmuştur.

Bilirkişi marifetiyle uğradığım kazanç kaybımın hesaplanmasını ve tarafıma ödenmesini, yine Özel …Hastanesi’ne ödemek zorunda olduğum ameliyat ve tedavi ücretimin karşılanmasını, bu sebeple şimdilik … maddi tazminatın ve … manevi tazminatın idareye başvuru tarihinden itibaren işletilecek yasal faiziyle birlikte tarafıma ödenmesini saygılarımla arz ederim.

SONUÇ ve İSTEM: Yukarıda ayrıntılı bir biçimde açıklanan ve Sayın Mahkemenizce de resen dikkate alınacak nedenlerle

  • Davamızın kabulüne,
  • Bilirkişi marifetiyle kazanç kaybımızın hesaplanmasına,
  • Davalı idarenin, hizmet kusuru nedeniyle maruz kaldığım maddi zararım nedeniyle şimdili … TL (… Türk Liresı) maddi tazminat ve manevi zararlarımın karşılanması amacıyla ..TL (… Türk Lirası) manevi tazminatın idareye başvuru tarihi yasal faiziyle birlikte tarafıma ödememesine,

karar verilmesini saygılarımla arz ederim. Tarih:…

               İsim Soyisim – İmza

Doktor Hatası Tam Yargı Davası Dilekçe Örneği

ESKİŞEHİR NÖBETÇİ İDARE MAHKEMESİ BAŞKANLIĞI’NA

DAVACI:

ADRESİ:

DAVALI: Sağlık Bakanlığı-ANKARA

DAVANIN KONUSU: 02.07.2018 tarihinde rutin kan tahlili için Eskişehir Devlet Hastanesine giden müvekkilin kan alınırken hatalı uygulama sebebiyle sol kolunda kalıcı olarak Radial Sinir Lezyonu oluşmasına ağır hizmet kusuruyla sebebiyet veren davalı idareden fazlaya ilişkin haklarımız saklı kalmak üzere 1.000 TL maddi, 40.000 TL manevi tazminatın idari başvuru tarihinden itibaren tazmini istemidir.

DAVA DEĞERİ:

TEBLİĞ TARİHİ:

AÇIKLAMALAR

  • Müvekkilim Eskişehir Adliyesinde zabıt katibi olarak görev yapmaktadır.
  • Müvekkilim 02.07.2018 tarihinde rutin kontrol ve tahliller için Eskişehir Devlet Hastanesi Dahiliye polikliniğine başvurmuştur.
  • Kan alımı sırasında müvekkilimin her iki kolundan da kan alınmıştır. Kan tahlili için numune alınırken kolun iç kısmındaki atar damardan kan alınması gerekirken, iki kez iç kısımdan kan alınmış, bir kez de kolun dış tarafındaki sinire yakın kısımdan kan alınmıştır. Sol kolun dış tarafından kan alınması esasında müvekkilimin kolunda aşırı derecede ağrı oluşmuş ve ağrı devam edince ağrı kesici ve kas gevşetici ilaçlar verilmiştir.
  • Müvekkilimin bilahare başvuru yaptığı özel hastanede yapılan tetkik ve muayene sonrası kendisine Radial Sinir Lezyonu tanısı konulmuş ve 30 gün iş göremez raporu verilmiştir.
  • Anılan hatalı tedaviye bağlı olarak müvekkilim çeşitli ilaçlar kullanmak zorunda kalmış ve özel fizik tedavi merkezlerinde fizik tedavisi görmüş ve tedaviler için fark ücretleri ödenmek zorunda kalınmıştır.
  • Nihai olarak … Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesince yapılan nörolojik muayene sonrasında düzenlenen sağlık kurulu raporu ile müvekkilimin sol el parmaklarında %27 oranında işlev kaybı saptanmıştır.
  • Eskişehir Adliyesinde zabıt katibi olarak görev yapan müvekkilimin 10 parmak klavye kullanması nedeniyle sol el parmaklarındaki kayıp mesleki yaşamını olumsuz etkileyecektir.
  • Davalı idarenin ağır hizmet kusuru nedeniyle müvekkilimin iş gücü kaybına, maddi ve manevi zararlara uğradığı açık olduğu için bu zararların tazmini gerekmektedir.

SONUÇ VE İSTEM: Fazlaya ilişkin haklarımız saklı kalmak üzere; idarenin ağır hizmet kusuru sebebiyle müvekkilimin uğradığı bedensel zararlar, işgücü kaybı ve yapmış olduğu tedavi giderleri neticesinde 1.000 TL maddi tazminat ve 40.000 TL manevi tazminat olmak üzere toplam 41.000 TL’nin haksız eylem tarihi olan 02.07.2018 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte tarafımıza ödenmesine, yargılama giderleri ve vekalet ücretinin davalı idareye yükletilmesine karar verilmesini saygılarımızla arz ve talep ederiz. 21.11.2023    

X
kadim hukuk ve danışmanlık