Makul sürede yargılanma ilkesi; gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerinin ceza ve hukuk yargılamalarında kendilerine yöneltilen suçlamalar konusunda makul bir sürede yargılamanın sonuçlandırılmasını ya da hak ve alacaklarına makul bir sürede kavuşma haklarına denir. Adil yargılanma hakkının en önemli alt unsurlarından biri olan makul sürede yargılanma hakkı, yapılan yargılamaların makul bir süre içerisinde bitirilmesi gerektiğini ifade etmektedir. Anayasa’nın 36. maddesi ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. maddesiyle koruma altına alınmış olan adil yargılanma hakkının ayrılmaz unsurlarından bir tanesi “Makul Sürede Yargılanma” ilkesidir.
Özellikle tazminat davalarının yıllarca sonuçlandırılmaması, davanın tarafları açısından telafisi güç sonuçlara neden olmaktadır. Dava süreçleri yürütülürken yalnızca hukuki normların değil aynı zamanda tarafların yaşamakta olduğu acı ve mağduriyetlerinde gözetilmesi gerekmektedir. Uzatılan yargı süreçleri, adil yargılanma hakkı ve ayrılmaz bir parçası olan makul sürede yargılanma ilkesi ile bağdaşmamaktadır. Nitekim; davaların makul sürede sonuçlandırılması sadece bireylerin adalet beklentisinin karşılanması konusunda değil aynı zamanda toplumun adalet kavramına duyduğu güveni güçlendirmek açısından da zorunludur.
Adil Yargılanma Hakkı Nedir?
Adil yargılanma hakkı, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 6. Maddesinde koruma altına alınmıştır. Buna göre adil yargılanma hakkı bireylere dava sonucunda verilen kararının değil, yargılama sürecinin ve usulünün adil olup olmadığını denetlemeye imkan vermektedir. Adil yargılanma hakkı, bireyleri eşit ve hukuka uygun şekilde yargılanma güvencesi kapsamına alan temel bir insani haktır. Bu hak adaletin sağlanması ve hukukun korunması adına büyük önemi bulunmaktadır. Adil yargılanma hakkının özellikleri; bağımsız ve tarafsız mahkeme, aleni yargılama, hakkı savunma, masumiyet karinesi, eşitlik ilkesi ve en önemlisi ise makul sürede yargılanma ilkesidir.
Adil yargılamanın gerçekleşmesi için yargılamanın bağımsız bir mahkeme tarafından gerçekleşmesi gerekmektedir. Mahkemeler yargılama sürecinde herhangi bir baskı altında olmamalıdır. Aynı zamanda esas olan yargıla sürecinin şeffaflığıdır. Kişi kendi hakkını savunmak ve lehine olan delilleri sunma imkanına sahip olup suçu ispatlanana kadar da masumiyet karinesi gereğince suçu ispatlanana kadar masumdur. Adil yargılanma hakkının en önemli gereklerinden bir tanesi de makul sürede yargılanmadır. Nitekim adaletin gecikmesi; adaletin sağlanmamasıyla eşdeğer niteliktedir.

Makul Sürede Yargılanma İlkesi Nedir?
Makul sürede yargılanma ilkesi, adil yargılanma hakkı ile sıkı sıkıya bağlı bir ilkedir. İlgili madde gereğince herkesin; ceza yargılamalarında kendilerine yöneltilen suçlamalar konusunda makul sürede yargılamalarının sonuçlandırılması, medeni hukuk yargılamalarında ise hak ve alacaklarına makul sürede kavuşma hakkı bulunmaktadır. T.C. Anayasa’sının 141. Maddesinin 1. Fıkrasında da belirtildiği üzere; davaların en az giderle ve mümkün olduğunca hızlı şekilde sonuca ulaştırılması gerekmektedir. Makul sürede yargılanma ilkesi; hak arayışına giren herkesin, yargılama işlemlerinin uzamasına karşı korumak ve kişilerin uzun yargılama süreçlerinden etkilenmesini önlemektir. Makul sürede tamamlanmayan bir davada hakkını elde edemeyen taraf önemli mağduriyetlere uğramaktadır.
Söz konusu mağduriyetler; ya hakkını tam olarak elde edememe ya da gecikmeden ötürü zarar görme şeklinde gündeme gelmektedir. Uzun yargılama sürelerinin yarattığı mağduriyetin somutlaştırılması amacıyla, 14,5 yıl süren yargılama sonucunda lehine tazminata hükmedilen davacının maruz kaldığı zarar örnek olarak gösterilebilir. Söz konusu 14,5 yıl süren davanın konusunu hayat sigortası oluşturmaktadır. Buna göre dava konusu olan somut olaya ilişkin detaylı bilgiler aşağıdaki gibidir.
| Riziko Tarihi: | 24.10.2009 |
|---|---|
| Temerrüt Tarihi: | 04.12.2009 |
| Hükmedilen Tazminat: | 17.751 TL |
| Nihai Onama Tarihi: | 28.05.2024 |
| Muhtemel Tahsilat Tarihi: | 28.06.2024 |
| Temerrüt Süresi: | 14 yıl 6 ay 24 gün |
Ceza Davalarında Makul Sürede Yargılanma İlkesi
Ceza yargılamalarında sanıklar, ceza mahkemeleri tarafından uzun süre yargılandıklarını ve bunun Anayasa’nın 36/1. maddesinde düzenlenen adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini ileri sürerek manevi tazminat istemli başvurularda bulunmaktadırlar. Yargılama süresi, başvurucunun devletin eylemlerinden etkilenmeye başladığı an dikkate alınarak hesaplanmaktadır. Bu an, ceza yargılamasının başladığı gün olmak zorunda değildir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, Anayasa Mahkemesi’nin bir başvuruyu incelemesi için yargılamanın tamamlanmış olması şartı da aranmamaktadır. Anayasa Mahkemesi konuya ilişkin bir şikâyeti aşağıdaki ölçütler ışığında değerlendirerek, ihlalin mevcut olup olmadığına karar vermektedir.
- Ceza davasının çözümündeki zorluklar (örneğin, uyuşmazlığın olaylar, taraf sayısı, delil toplamadaki zorluklar açısından karmaşıklığı),
- Başvurucunun kendi kusuru (örneğin başvurucunun usule ilişkin haklarını kullanırken yargılama süresinin uzamasına kendiliğinden sebep olup olmadığı),
- Yerleşik içtihada aykırı karar verilmesini gerektiren ayrıksı bir durum olup olmadığı.
Anayasa Mahkemesi, mahkemelerin iş yükünün fazlalığını yargılamanın makul sürede yapılmaması açısından geçerli bir neden olarak kabul etmemektedir. Her başvuru somut olayın özellikleri dikkate alınarak değerlendiriliyor olsa da, Anayasa Mahkemesi genel olarak, 6 yılı aşan yargılama sürelerinin başvurucunun adil yargılanma hakkını ihlal ettiği yönünde karar verebilmektedir.
Uzun Süren Yargılamalar Neticesinde Tazminat Davalarının Seyri Ne Olmaktadır?
Uzayan yargılama süreçleri, tazminat davalarının sonuçlarını önemli ölçüde etkilemektedir. Geciken adalet davacı açısından ödenmesi gereken tazminatın faizle artması anlamına gelirken davalı açısından ise alım gücünün kaybı anlamına gelmektedir. Bu husus, hukuk sisteminde makul sürede yargılanma ilkesinin önemini ortaya koymaktadır. Tazminat davalarında meydana gelen gecikmeler hem davacı hem de davalı açısından hukuki ve ekonomik belirsizlikleri gündeme getirmektedir. Bu nedenle yargılamaların makul sürede gerçekleşmesi, tarafların mali haklarının korunması açısından da kritik önem taşımaktadır.
Dava konusu olan somut olayda hükmedilen tazminat miktarı 17.751 TL şeklinde olup 14 yıl 6 ay 24 günlük temerrüt süresince işletilen faiz sonrası ödenmesi gerekmektedir. Bu bakımdan davalı sigortacının ödemesine hükmedilen paraya ilişkin detaylı bilgi aşağıdaki gibidir.
| Anapara: | 17.751 TL |
|---|---|
| Faiz İşletilen Süre: | 14 yıl 6 ay 24 gün |
| Faiz Türü: | Değişen oranda avans faizi |
| İşleyen Faiz Tutarı: | 40.081,03 TL |
| Anapara + Faiz: | 57.832,03 TL |
| Toplam Dönem Faiz Oranı: | %225,79 |
Yukarıda verilen bilgiler doğrultusunda görülmektedir ki davalı sigortacının ödemekten kaçındığı 17.751,00 TL tazminat karşılığında, 14 yıl 6 ay 24 gün sonra 57.832,03 TL şeklinde ödeme yapması gerekecektir. Sigortacının 14,5 yıl sonra ödeme yapmasına neden olan husus uzun süren yargılamadır. Sigortacı yargılamanın sonlanmasına kadar 17.751,00 TL miktarındaki tazminatı ödemekten kaçınmıştır.
Hukuk Sistemimizde Geciken Adaletin Ekonomik Bedeli Nedir?
Hukuk sisteminde adaletin makul sürede tecelli etmesi, bireylerin haklarının korunmasını temel şartıdır. Fakat davaların uzun yıllar devam etmesi, yalnızca hak arama özgürlüklerin değil aynı zamanda tarafların ekonomik gücüne de zarar vermektedir. Geciken adalet alacaklı taraf için alım gücü kaybı ve telafisi güç zararlara neden olmaktadır. Bu husus, hukuki güvenin azalması ve toplumsal adaletin sarsılmasına neden olmaktadır. Bu nedenle makul sürede yargılanma hakkının doğurduğu zararlar sadece hukuki güvenin sarsılmasından ibaret olmayıp aynı zamanda ekonomik kayıplar şeklinde karşımıza çıkmaktadır.
Yukarıda ayrıntılı olarak izah edilen somut olay değerlendirildiğinde, davalı sigortacının 17.751 TL tutarındaki tazminat borcunu zamanında ifa etmesi hâlinde, davacının söz konusu tarihte bu meblağ ile sahip olacağı alım gücü ve ekonomik imkânların farklı bir düzeyde gerçekleşeceği açıktır. Buna göre; davalı sigortacı lehine 17.751,00 TL şeklinde tazminata hükmedilmiş olsa da davalı yargılama sonlanana kadar söz konusu tazminatı ödemekten kaçınabilecektir. Bu bakımdan yargılamanın 14 yıl 6 ay 24 gün kadar bir süre sürmesi nedeniyle hükmedilen tazminata işlenen faizle birlikte 57.832,03 TL şeklinde davalı sigortacı ödeme yapabilir. Peki davalı sigortacının 2009 tarihinde hükmedilen 17.751,00 TL ile 2024’te ödeyeceği faiz dahil 57.832,03 TL ekonomik olarak nasıl bir alım gücünü ifade etmektedir?
- ABD doları bazında inceleme;
4 Aralık 2009 tarihinde temerrüde düşen bir alacak için öngörülen tazminat tutarı 17.751,00 TL idi. Bu tarihteki döviz kuru dikkate alındığında (1 ABD Doları = 1,4860 TL), bu tutar yalnızca 11.945,49 USD’ye karşılık gelmekteydi. Ancak 14 yıl 6 ay 24 günlük süre boyunca Amerikan doları için ortalama yıllık %3’lük enflasyon dikkate alındığında, aynı miktarın dolar bazında bugünkü alım gücü yaklaşık 17.165,67 USD’dir. 28 Haziran 2024 tarihli kur esas alındığında (1 USD = 32,9347 TL), bu tutarın TL karşılığı ise 565.346,19 TL’ye ulaşmaktadır.
- Altın emtiası bazında inceleme;
Temerrüt tarihi itibariyle (04.12.2009) gram altın satış fiyatı 54 TL’dir. Bu tarihteki 17.751,00 TL tutarındaki tazminat alacağı, gram altın cinsinden hesaplandığında toplam 328,72 TL gram altına tekabül etmektedir. Tahsilat tarihi olan 28.06.2024 tarihinde gram altın satış fiyatı 2.450 TL olup, söz konusu gram altın miktarının güncel değeri; 805.364,00 TL olarak hesaplanmaktadır. Bu doğrultuda, temerrüt tarihinde altın bazında hesaplanan tazminat, tahsilat tarihinde 805.364,00 TL’ye tekabül etmektedir.
Bu karşılaştırmalar; geçmiş tarihte alınan bir mahkeme kararıyla hükmedilen tazminatın zaman içerisinde enflasyon ve kur farkları nedeniyle ekonomik değer kaybına nasıl uğradığını net bir şekilde ortaya koymaktadır. Uygulamada “gecikmiş adaletin”, gerçek alım gücü açısından nasıl kayba dönüştüğü de bu tabloyla somut olarak gözler önüne serilmektedir.

Makul Sürenin Belirlenmesinde Esas Alınan Ölçütler Nelerdir?
Makul sürede yargılanma ilkesinde esas olan “makul sürenin” belirlenmesinde net ve kesin nitelikte ölçütler bulunmamaktadır. Bu bakımdan her somut olay için makul sürenin belirlenmesinde farklı kriterler esas alınacaktır. Makul sürenin belirlenmesinde esas alınan ölçütler genel olarak; dava konusunun niteliği, başvurucunun tutumu, yetkili makamların tutumu gibi hususlardır. Söz konusu kriterler dava süresini etkilemesinden ötürü bu konuda kesin bir süre ya da kriter belirlemek mümkün değildir. Bu nedenle yargılamanın makul sürede gerçekleşip gerçekleşmediği her olayın özelinde durum ve koşullar göz önünde tutularak değerlendirilmelidir.
Yetkili makamlar sürenin makullüğünü araştırırken; yargılamanın süresine, şikayetçinin sürenin uzamasında kusuru bulunup bulunmadığına, idari otoritenin sergilediği tutuma, yargılama makamlarının tutumuna, dava konusunun niteliğine bakmaktadırlar. Makul sürenin değerlendirilmesinde dava sonucunun herhangi bir önemi bulunmamaktadır. Yargılamanın makul sürede tamamlanması; yargılamanın en kısa sürede tamamlanması demek değildir. Önemli olan her bir dava için gerekli olan zaman içerisinde davanın tamamlanmasıdır.
Anayasa Mahkemesinin Makul Sürede Yargılama İlkesi Hakkındaki Görüşü Nedir?
Anayasa Mahkemesi’nin 2017-24810 numaralı 27.11.2019 tarihli; “başvurucunun mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağının enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğratılarak ödendiği anlaşıldığından başvurucuya şahsi olarak aşırı ve olağan dışı bir külfet yüklendiği kanaatine varılmıştır. Bu tespite rağmen derece mahkemelerinin başvurucunun zarara uğradığını ayrıca ispatlaması gerektiği yönündeki katı yorumu nedeniyle somut olay bakımından kamunun yararı ile başvurucunun mülkiyet hakkının korunması arasında kurulması gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu değerlendirilmiştir.” Şeklindeki kararı yargılamanın uzun sürmesinin adil yargılanma hakkına ve makul yargılanma ilkesine zarar verdiğine ilişkin savı da destekler niteliktedir.
Anayasa Mahkemesi’nin ilgili kararı doğrultusunda, yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmaması halinde tarafların zarara uğradığı hususu Yargıtay’ın birçok kararında da (Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, 2024/3534 E., 2025/15 K., 13.01.2025 tarihli karar vb.) kabul edilmiştir. Nitekim yüksek yargı mercilerinin bu yöndeki kararlarına rağmen, yerel mahkemeler zaman zamana Anayasa Mahkemesi’nin kararına aykırı tutum (Yargıtay 11. Hukuk Dairesi 2018/1512 E., 2019/3201 K. Sayılı 29.04.2019 tarihli kararı vb.) sergilemektedirler. Yerel mahkemeler vermiş oldukları ret kararlarının gerekçesinde ise; Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik içtihatlarına aykırı şekilde, somut zararın ispatını beklemektedirler. Oysa Anayasa’nın 153. Maddesi uyarınca; Anayasa Mahkemesi kararları yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve tüzel kişileri bağlayıcı nitelik taşımaktadır. Somut olayda da görüldüğü üzere; 14,5 yıl süren bir yargılama neticesinde davacı; 757.528,33 TL tutarındaki zararının yalnızca 57.832,03 TL kadar miktarını tahsil edebilmiş; karşılanamayan 699.696,00 TL zararı bulunmaktadır. Davacının karşılanamayan işbu zararının tek sorumlusu ise uzun süren yargılama süreçleridir. Bu itibarla mahkemelerin, vatandaşların makul sürede yargılanma haklarının ihlali nedeniyle uğradıkları mağduriyetleri göz önünde bulundurmaları ve Anayasa Mahkemesi içtihatları doğrultusunda değerlendirme yapmaları elzemdir.
Makul Sürede Yargılanma İlkesinin İhlaline İlişkin Örnek Kararlar
Yargıtay 12. Ceza Dairesi, 01.10.2024 tarih, 2020/4546 E., 2021/1302 K. Sayılı karar;
“…Davacının 12.03.1981-09.02.1983 tarihleri arasında gözaltında ve tutuklu kaldığı, yargılamanın 5271 sayılı Kanun’un yürürlük tarihinden sonra da devam etmesi nedeniyle yargılamanın makul sürede bitirilmediğine yönelik talebin 5271 sayılı Kanun çerçevesinde değerlendirilerek, kararın 11.02.2020 tarihinde tebliğe çıkarıldığı, dava tarihi itibariyle henüz kesinleşme şerhi düzenlenmediği göz önünde bulundurulduğunda, makul sürede yargılanmaya ilişkin talebin 5271 sayılı Kanun kapsamında 1 yıllık hak düşürücü süre içerisinde olduğunun ve yargılamanın yaklaşık 30 yıl sürmüş olduğunun anlaşılması karşısında makul sürenin aşıldığının kabulü ile davacı lehine makul bir miktar sadece manevi tazminata hükmolunması gerektiğinin gözetilmemesi,
Hukuka aykırı olup, açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz istemleri yerinde görüldüğünden İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 19. Ceza Dairesinin kararının 5271 sayılı CMK’nın 302/2. maddesi gereği, Tebliğname’ye aykırı olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA,”
Yargıtay 12. Ceza Dairesi, 15.01.2025 tarih, 2022/9816 E., 2025/449 K. sayılı karar;
“…Bu itibarla davacının 09.03.1981-16.04.1981 ve 04.01.1983-15.08.1985 tarihleri arasında gözaltında ve tutuklu kaldığı, yargılamanın 5271 sayılı Kanun’un yürürlük tarihinden sonra da devam etmesi nedeniyle yargılamanın makul sürede bitirilmediğine yönelik talebin 5271 sayılı Kanun çerçevesinde değerlendirilerek, dava tarihi itibariyle davacı hakkında kesinleşme şerhinin düzenlenmemiş olduğu gözetildiğinde, makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin talebin, 5271 sayılı Kanun gereğince bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde ileri sürüldüğünün ve yargılamanın yaklaşık 30 yıl sürmüş olduğunun anlaşılması karşısında makul sürenin aşıldığının kabulü ile davacı lehine makul bir miktar sadece manevi tazminata hükmolunması gerektiğinin gözetilmemesi,
Hukuka aykırı olup, açıklanan nedenlerle davacı vekilinin temyiz istemleri yerinde görüldüğünden İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 19. Ceza Dairesinin kararının 5271 sayılı CMK’nın 302/2. maddesi gereği, Tebliğname ’ye aykırı olarak, oy birliğiyle BOZULMASINA,”
Anayasa Mahkemesi’nin 15.04.2014 tarih, 2013/4785 Başvuru numaralı kararı;
“60.Başvurunun değerlendirilmesi neticesinde, başvuruya konu yargılamanın konusu ve taraf sayısı dikkate alındığında karmaşık bir niteliğe sahip olmadığı, ancak yargılama sürecindeki gecikmeler ayrı ayrı değerlendirildiğinde, yazılı yargılama usulünde tatbiki gereken yargılamayı hızlandırıcı niteliğe sahip özel usul hükümlerine riayet edilmediği ve verilen ara kararların birçoğunda yapılması gereken işlemlerin uzun sürelerle yerine getirilmediği anlaşılmaktadır.
61.Başvuruya konu yargılama sürecine bütün olarak bakıldığında, davanın açıldığı 22/3/2005 tarihinden itibaren, Yargıtay 13. Hukuk Dairesince onama tarihi olan 16/4/2013 tarihine kadar 8 yıl 1 ay 24 gün devam eden yargılama sürecinde makul olmayan bir gecikmenin olduğu sonucuna varılmıştır.
62.Açıklanan nedenlerle, başvurucunun Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alman makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.”
Anayasa Mahkemesi’nin 17.07.2014 tarih, 2013/4495 Başvuru numaralı kararı;
“Başvurunun konusu olan alacak davasında yargılama sürecindeki gecikmeler ayrı ayrı değerlendirildiğinde, mahkemece yapılan yargılama süreçleri ve temyiz süreçleriyle beraber yargılamanın makul olmayan uzun bir süre olan 5 yıl 2 ay 22 günde tamamlandığı görülmektedir. Tüketici mahkemelerinde görülen alacak davalarının niteliği, başvurucu açısından taşıdığı değer ve başvurucunun davadaki menfaati dikkate alındığında, bu sürenin makul olmadığı açıktır.”
Hazırlayanlar:
- Stj. Av. Buse Nur Yılmaz
- Av. Umur Yıldırım.